26 Eylül 2026 Cumartesi

Joseph Beuys, 7000 Meşe, Saha'nda Sanat

Joseph Beuys 1921 yılında Batı Almanya’nın Krefeld kentinde dünyaya geldi ve 1986 yılında yaşamını yitirdi. Gençlik yıllarında önce tıp okumaya karar verdi; ancak 1940 yılında eğitimini bırakarak Nazi ordusuna katıldı. 1943 yılında savaş pilotu olarak görev yaptığı sırada uçağının Kırım üzerinde düştüğünü ve burada yaşadığı deneyimin hayatında önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu anlatmıştır.

Beuys’un kendi anlatısına göre, uçak kazasının ardından yarı ölü hâlde Tatarlar tarafından bulundu. Tatarların bedenini yağ, bal ve keçe ile sararak onu iyileştirdiklerini ileri sürdü. Daha sonraki yıllarda sanatında sıkça kullandığı keçe, yağ ve bal gibi malzemeleri de bu deneyimle ilişkilendirdi. Yaşadığını söylediği bu kurtarılma deneyimi, onun kişisel mitolojisinin ve sanatsal üretiminin en bilinen unsurlarından biri hâline geldi.

Beuys bu deneyimi şu sözlerle anlatmıştır:

“Birkaç gün sonra göçmen Tatarlar grubu beni uçak enkazı içinde buldu. (…) Sonra çadırlarının keçesini, peynirin, yağın ve sütün, yoğurdun keskin kokusunu anımsıyorum. Yeniden normal ısısına kavuşsun diye vücudumu yağla ovdular ve ısıyı tutarak yalıtıcı görevi yapan keçe içine sardılar.”

Bu deneyim sonrasında yağ artık onun için korunma, enerji, dönüşüm, sıcaklık, iyileşme ve yaşamla ilişkilendirilen sembolik bir unsur olmuştur. 


Şen, (2006) Yağ Sandalyesi 

1964 tarihli Yağ Sandalyesi adlı çalışmasıyla Beuys, şunu anlatmaya çalışıyordu; 

“Bunu vurgulamak için yağı bir sandalyenin üstüne yerleştirdim; çünkü burada sandalye insan anatomisini, sindirim bölgesini, boşaltım sistemini, cinsel organları ve ilginç kimyasal değişimleri, psikolojik açıdan ise irade gücünü temsil ediyordu.”

Bu ilhamla birlikte doğanın dönüştürücü gücüne odaklanan Beuys, insan ile doğa arasındaki ilişkinin yeniden kurulması, onarılması meselesinin toplumsal, siyasal ve etik bir sorumluluk olduğunu düşünür. Ona göre sanat hayatın içindedir ve her insan potansiyel bir sanatçıdır. 

1982 yılında Documenta 7 sergisi kapsamında gerçekleştirdiği 7000 Meşe Projesi, doğrudan yaşam alanını düzenlemeye yönelik geniş kapsamlı bir çalışma olması bakımından dikkat çekicidir. Sanatçı bu projeyi 7.000 adet bazalt taşıyla kurgulamış ve bu taşların satışından elde edilen gelirle her bir bazalt taşının yanına bir meşe ağacı dikilmesini istemiştir.


Projeye katılmak isteyenler 500 Alman Markı karşılığında bir meşe fidanı satın alabiliyor ve bununla birlikte bir “ağaç diploması” almaya hak kazanıyordu. Beuys’un ağaç türleri arasından özellikle meşe ağacını seçmesi de bilinçli bir tercihti. Meşe, yavaş büyüyen ve gelişimi uzun yıllara yayılan bir türdür. Beuys açısından burada önemli olan kentin dokusunda uzun vadede iz bırakacak, büyümesi ve değişimi zaman içinde izlenebilecek yaşayan bir müdahale gerçekleştirmekti.

Beuys'un derdi hadi birlikte 7000 ağaç dikelim demekten ziyade ağaçların büyüme ve gelişmesine bir şahit ve tanık olarak insanları konumlandırmaktı. Her ağacın yanına değişmeyen, sert bir bazalt taşı koyuyordu. Taş neredeyse aynı kalırken ağaç büyüyor, dallanıyor, mevsimlere giriyor, belki yaralanıyor ve çevresini değiştiriyordu. Dolayısıyla taş zamanı sabitlerken ağaç zamanı büyütüyordu. Beuys'a göre meşe özellikle yavaş büyüyen, uzun ömürlü bir ağaç olduğu için zamanı ve dönüşümü görünür kılıyor, bazalt ise bu dönüşümün yanında duran bir tür işaretleyiciydi. 



Sanatçı, proje aracılığıyla ayrıca Kassel’de endüstriyel kirlenmenin yol açtığı ekolojik kayıplara da işaret etmekteydi. Proje, kent sakinleri ile dikilen ağaçlar arasında doğrudan bir bağ kurmayı amaçlayarak vatandaşların kent içinde tanıdık bir ağaçlarının olmasını istiyordu. Böylece, insanların ağaçla ilişki kurmasını, bireysel katkıyı, kentsel mekânı ve ekolojik sorumluluğu hatırlatıyordu. 
 


Sanatçıya göre; 
Şen, 2006 



Peki 7000 meşe ağacı, galeride duran bir görsel olsaydı vatandaşlarla ağaç arasında bir tanıklık yaratacak mıydı? Bu, Beuys’un “sosyal heykel” düşüncesi açısından çok önemli; yani heykellerin ve sanatın sosyalliğinden dem vurarak sanat anlayışında insanın doğayla ve toplumla kurduğu ilişkinin dönüştürülmesi istenir. Sanat, durup bakılası izlenilesi bir var olma biçimi değil de toplumun içinde ve yaşamın kendisiyle hemhal olunan dönüştürücü bir deneyim olmalıdır....

Sizce?


Kaynaklar

Bakır Şen, B. (2006). Bir Ütopyacı Olarak Sanatçının Yaşamsal Deneyimi Dönüştürme Tutkusu. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.

Selin Yağmur Sönmez, Aslıhan Mumcu, Hamide Aydın, Joseph Beuys ve 7000 Meşe, https://www.gunleme.dersbelgeligi.com/joseph-beuys/ 

Seval Hacoğlu, 2026, Sanatın Yolculuğu: Ekolojik Sanat, Söylenti Dergisi, Mayıs 23.




21 Eylül 2026 Pazartesi

Homo Ludens'in Oyna'yan Yurttaşı

Oyun denildiğinde çoğu zaman akla çocukluk, eğlence, boş zaman ya da gündelik hayatın ciddiyetinden kısa süreli bir uzaklaşma gelir. Çalışmanın, üretmenin ve karar vermenin karşısına konulan; sonuçlarından çok sürecinin haz verdiği bir etkinliktir oyun. Johan Huizinga’nın 1938’de yayımlanan Homo Ludens adlı çalışması ise bu yerleşik ayrımı tersine çevirir. Huizinga için oyun, kültürün kıyısında duran tali ya da yabancı bir etkinlik değil, kültürü kuran temel biçimlerden biridir. İnsan düşünen Homo sapiens ya da üreten Homo faber olmanın yanında bir de oyun oynayandır... Homo ludens'tir...

Huizinga’nın iddiası oyunun kültürden de eski olduğuna yöneliktir ve kültürel yaşamın pek çok biçimi oyunun özelliklerini taşır. Hukuk, savaş, şiir, ritüel, sanat, felsefe ve yarışma gibi birbirinden oldukça farklı görünen alanlarda belirli bir oyun unsurunun izini sürmek mümkündür. Kitapta her bir tema ile oyun arasında detaylı bir sarmal kurulmuş. 

Homo Ludens, “insan birlikte yaşadığı dünyayı hangi oyun biçimleri içinde kurar?” sorusunu soruyor. Huizinga açısından oyunun birkaç belirleyici özelliği vardır; oyun özgür bir etkinliktir, belirli bir zaman ve mekân içinde gerçekleşir, gündelik yaşamdan geçici olarak ayrılan kendine özgü bir alan yaratır. Bu alanın kuralları vardır; oyuna katılanlar, oyun sürdüğü müddetçe bu kurallara uymayı kabul ederler. Bu nedenle oyun gerilim, belirsizlik, tercih ve karşılaşma içerir. Aynı zamanda oyun kendi içinde bir düzen kurar. Katılımcıların kim oldukları, ne yapabilecekleri, hangi sınırlar içinde hareket edecekleri ve birbirleriyle nasıl ilişki kuracakları bu geçici düzen içinde yeniden tanımlanabilir. Huizinga'ya göre oyun, içinde geçerli olan kurallarla devam ederken, bir bakıma "başka birini taklit etmek, "başkasının yerine geçmek" olarak da ifade edilebilir (s.53).

Sadece eğlence amaçlı oynanan oyunların ciddiyetten uzak olduğu düşünülürken Huizinga'ya göre oyun kavramı, ciddiyetten daha yüksek bir konumdadır (s.61). Dolayısıyla uygarlaştırıcı bir etkisi olan oyun'un kültürü yer yer türeten de bir unsur olabileceğini vurgular. Oyun bir bakıma kültürü türeten başat eylemdir.

İşte tam da bu noktada yani oyunun var olan kültürü beslemesi ve başka birini taklit etmenin ya da anlamanın da bir yolu olması herhalde en fazla ilgimi çeken beslenme noktası oldu...

Peki oyun, kültürü türeten ve kimi zaman ciddiyetin kendisinden daha ciddi bir etkinlikse, demokrasi kültürünün yeniden üretilmesinde de bir rol oynayabilir mi?

Bu soruyu daha sağlam tartışabilmek için kuşkusuz daha fazla okumaya ihtiyaç var. Ciddi masa oyunları aracılığıyla yurttaş ile siyasal karar verici arasında farklı bir etkileşim biçiminin kurulabileceğini ve bu etkileşimin demokratik kültüre özgü yeni alışkanlıklar üretebileceğini düşündürüyor. Ancak şu katılım pratiği ile konuyu somut bir zemine taşıyabiliriz belki...

Play The Brussels



Kaynak: Play The City 

Play the Brussels ciddi bir masa oyunu. Play the City ve BRAL tarafından geliştirilen uygulamada, uzun süredir dönüşüm bekleyen Porte de Ninove bölgesinin geleceği yerel paydaşlar ve tasarımcılarla birlikte bir şehir oyunu aracılığıyla tartışılıyor. Katılımcılar oyun sırasında bölgenin yaya erişimi, yeşil alanları, geçici kamusal kullanımları, kentsel tarım ve etkinlik alanları gibi konularda farklı müdahaleler önermiş ve bu önerilerin birbirleriyle nasıl ilişkilendirilebileceğini müzakere etmiştir. Oyun sonunda kısa sürede uygulanabilecek küçük müdahaleler ile daha fazla kurumsal destek gerektiren orta vadeli öneriler ayrıştırılmıştır. Katılımcılar ayrıca ortaya çıkan fikirleri Brüksel Başkent Bölgesi Başbakanı Rudi Vervoort’a hitaben yazdıkları açık bir mektupla siyasal karar alma sürecine taşımışlardır (Play The City) 

Bu deneyim, demokrasi kültürünün ciddi masa oyun deneyimleriyle yeniden üretilmesi konusunda bir düşünce uyandırıyor. Sonuca odaklanmaktan ziyade süreci gözlediğimizde; farklı görüşlerin karşılaşması, taleplerin gerekçelendirilmesi, başkalarının tercihlerinin hesaba katılması ve ortak bir sonuca ulaşılma çabası demokratik kültüre ait alışkanlıkların edinildiği bir pratik alanı olarak düşünülebilir. 

-Mİ?-

Bunu da gelecek araştırmalarda öğreneceğiz...



Kaynak

Play The City, Play Brussels, https://www.playthecity.eu/playprojects/play-brussels 

Johan Huizinga, 2021, Homo Ludens: Oyunun Kültürel İşlevi Üzerine Bir İnceleme, Dorlion Yayınları





13 Eylül 2026 Pazar

Bilim, Sermaye ve Avangard Sahne: Nâzım Hikmet’in Kafatası Üzerine

Nâzım Hikmet’in 1934 yılında yayımlanan Kafatası adlı tiyatro oyunu, yazarın 1920’li yıllarda Sovyetler Birliği’nde tanık olduğu estetik dönüşüm ile bu dönemde edindiği tarihsel maddeci düşünsel formasyonun Türkiye tiyatrosundaki özgün izdüşümlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Oyunun yakın dönemde gerçekleştirilen İzmir Nâzım Sahne/NHKM Tiyatro Atölyesi (2022–2023), Şişli Tiyatrosu (2023–2024) ve Antalya Şehir Tiyatroları (2024–2025) sahnelemeleri ise metnin farklı estetik ve güncel yorumlar aracılığıyla yeniden görünürlük kazandığı örneklerdir (Özgürbüz, 2026).

 

Kurguya gelelim (Ran, 1934); 

Dr. Dalbanezo veremi ortadan kaldırabilecek bir serum geliştirir. Normal koşullarda bu insanlık için büyük bir başarıdır ancak verem hastalarının uzun süre tedavi gördüğü sanatoryumları işleten tröst açısından serum bir tehdittir. Hastalık ortadan kalkarsa sanatoryumların müşterisi de ortadan kalkacaktır. Dalbanezo yoksuldur ve verem olan kızını kurtarmak zorundadır. Sanatoryum tröstünün yöneticisi Vilyams ona son derece şeytani ama görünüşte “makul” bir sözleşme önerir: laboratuvar, para ve imkân sağlanacak, fakat belirli bir süre verem serumuyla uğraşmayacak, onların hayvanlarını tedavi edecek. Bu durumda Dalbanezo "ben baytar mıyım" diye çıkışsa da başka çaresi olmadığı için bu teklifi kabul eder. 

Dalbanezo var olan sözleşmeye rağmen gizlice serumu tamamlar. Kızına uygulamak üzereyken yakalanır; serum yok edilir. Sözleşmeyi ihlal ettiği ve tazminatı ödeyemediği için hapse girer. Hapisten çıktıktan sonra bilim insanı olarak yaşayamaz hale gelir ve sirkte çalışmak zorunda kalır. Bu arada aklını kaybeder ve ölür. Ve oyunun o korkunç son ironisi: morgda kafatası satılır. 

Dr. Dalbanezo, bu düzlemde bilimsel keşfin kamusal yararla değil, sermaye ve devlet denetimiyle nasıl iç içe geçtiğini gösteren bir figür olarak konumlanır (Özgürbüz, 2026).


Burada sorguladığım iki şey vardı; bilim ve sermaye arasındaki ilişki 

& 

Nazım bu oyunun kurgusunda hangi retorik temellere dayandı?

...

Birincisi,

Sermaye, Dalbanezo’ya doğrudan “bilim yapma” demiyordu. Tam tersine ona laboratuvar, çalışma olanağı ve maddi güvence öneriyordu. Fakat bir koşulla, araştırmasının yönünü değiştirmesi koşulu.... Burada sermaye etkisini, fonlama ve araştırma gündemini belirleme üzerinden gösteriyordu. Dolayısıyla Kafatası’nda bilimsel bilgi bütünüyle “saf”, ekonomik alandan bağımsız bir faaliyet olarak tasarlanmıyor. Sermaye bu maddi koşulları kontrol ettiği ölçüde bilimsel faaliyetin yönünü de etkileyebiliyordu.

Sanatoryum sahipleri, aslında hastalığın tamamen ortadan kalkmasını istemiyor, hastalığın yönetilebilir ve gelir getirici biçimde devam etmesini istiyordu. Nâzım burada sağlık hizmetinin metalaşması sonucunda ortaya çıkabilecek son derece rahatsız edici bir soruyu sahneye taşımıştı: Bir hastalığın varlığı bir ekonomik sektörün gelir kaynağına dönüşürse, hastalığı tamamen ortadan kaldıracak bir buluş sistem tarafından nasıl karşılanır?

İkincisi,

Sovyetler Birliği KUTV’de eğitim gördüğü yıllarda dönemin devrimci ve avangard sanat çevreleriyle yakın ilişki kuran Nâzım Hikmet; Stanislavski, Meyerhold, Vahtangov ve Tairov’un tiyatro anlayışlarını izleme fırsatı bulmuş, Meyerhold’un öğrencisi Nikolay Ekk’le birlikte tiyatro çalışmalarına katılmış ve Rus avangard şiirinin Mayakovski, Bagritski gibi temsilcileriyle temas etmiş. Bu deneyim, onun natüralist ve yanılsamaya dayalı gerçekçi tiyatro anlayışından uzaklaşarak, gerçekliği olduğu gibi yeniden üretmek yerine onu dönüştüren, büyüten ve toplumsal ilişkileri görünür kılan bir sahne estetiğine yönelmesinde etkili olmuş (Özgürbüz, 2026). 

......

Dolayısıyla bu yazı bitince şunu düşündüm, "yazma eylemi" bireyin zihninde değil, hareket ettiği coğrafyalar, karşılaştığı insanlar ve dâhil olduğu entelektüel çevreler içinde de şekillenmekte...

Ayrıca

Nazım Sovyetlere değil de Fransa'ya gitmiş olsaydı hangi retorik değerlerden ilham alacaktı ?

bilinçdışı... düşsel imgeler... burjuva ahlakına saldırı...dilin parçalanması ve gerçekliğin sürreal biçimde bozulması... sömürgecilik... demokrasi ?

...

Peki ben nereye gitmek isterdim?
Bilmem!



Kaynak

Nazım Hikmet (1934). Kafatası, Dost Yayınları, Ankara. 

Özgürbüz, M. E. (2026). Bir Sahneleme Laboratuvarı Olarak Kafatası: Sovyet Avangardından Türk Tiyatrosuna. Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Dergisi, 42, 1-18. https://doi.org/10.26650/jtcd.1703215.







 


27 Ağustos 2026 Perşembe

Nitel Araştırmalarda Yansıtma Notları: Düşünümsel Günlük

Araştırma süreçlerimin devam ettiği birgün başka bir araştırmacı arkadaşım bana araştırma yöntemim hakkında şu soruyu sormuştu; insanlarla konuşup onlara ne istersen onu mu söyletiyorsun?

Belki de nitel araştırmanın başına gelen en büyük talihsizlikti bu! 

Birincisi böyle bir şey yaptırmam mümkün değildi ikincisi ise böyle bir şey yapma, bilimsel bir düşünme şekline aykırı olabileceği gibi araştırmada ortaya çıkacak bulguların eleştirel yönünü baltalamak olurdu! 

Tüm bunlar bir yana bu soru bana araştırmacının nitel bir araştırma sürecinde kendi konumu ne olmalı sorusunu düşündürdü. Çünkü biliyoruz ki araştırmacı görüşmeye tamamen boş bir zihinle girmez. Konuyla ilgili bilgileri, teorik yaklaşımı, beklentileri, katılımcıya ilişkin ilk izlenimleri hatta bazen ne tür cevaplar alacağını düşündüğü varsayımları vardır. Ama tüm bunlar katılımcıların düşüncelerini yönlendirebileceği anlamına gelmeyebilir.

Dolayısıyla bu sürecin öncesinde ve sonrasında şeffaflık ve nesnelliği görünür kılmak amacıyla düşünümsel günlük tutmanın son derece önemli olduğunu biliriz.

Nitel araştırmada düşünümselliğin amacı, araştırmacının veri üretimi ve yorumlama üzerindeki etkisini görünür, izlenebilir ve sorgulanabilir hâle getirmektir.

Finlay’in (2002) düşünümsellik yaklaşımı bu pratiğin daha geniş metodolojik temelini oluşturur. Finlay’e göre araştırmanın güvenilirliğini güçlendirmek için araştırmacının veri toplama ve analiz sürecindeki rolünün açık ve öz-farkındalıklı biçimde incelenmesi gerekir. Araştırmacının varlığını araştırma metninden silmeye çalışmak yerine, araştırmacının katılımcılarla kurduğu ilişkilerin ve kendi varsayımlarının bilgi üretimine nasıl dâhil olduğunu göstermek önemlidir.

Peki bu düşünümsel günlüğü nasıl tutacağız, öncelikle hangi düşünümsellik günlük; içsel mi,yöntemsel mi, epistomolojik mi.. belki sadece birisi ya da hepsi!

Burada içsel düşünümsel günlükten söz etmek istiyorum; 

Araştırmacı, her görüşmenin ardından ve verileri analiz etmeye başlamadan önce gözlemlerini, düşüncelerini, duygularını ve ilk yorumlarını günlüğüne kaydeder. Böylece katılımcıya yönelik tutum ve tepkilerini henüz sonradan yeniden anlamlandırılmamış, daha “ham” hâliyle kayıt altına alabilir. Bu notlar, araştırmacının kendi varsayımlarının ve tepkilerinin veri üretme ve yorumlama sürecini nasıl etkileyebileceğini daha sonra değerlendirebilmesine olanak sağlar.

Bu düşünümsel süreç, Patnaik’in (2013) aktardığı üç aşamalı parantezleme yaklaşımıyla daha sistematik hâle getirilebilir. Eylem öncesi parantezleme, araştırma başlamadan önce araştırmacının verileri etkileyebilecek olası beklenti, tutum ve ön kabullerini fark ederek kaydetmesini ifade eder. Örneğin araştırmacı, belirli bir katılımcı grubundan ne tür yanıtlar beklediğini veya araştırma konusuna ilişkin hangi ön kabullere sahip olduğunu önceden günlüğüne yazabilir.

Eylem sırasında parantezleme, görüşme, odak grup ya da gözlem gibi veri toplama süreçlerinde ortaya çıkan yeni durumların kaydedilmesini içerir. Katılımcının beklenmedik bir açıklaması, araştırmacının güçlü bir duygusal tepki vermesi ya da görüşmenin araştırmacının başlangıçtaki düşüncelerini sorgulamasına yol açması bu aşamada not edilebilir.

Eylem üzerine parantezleme ise araştırmacının daha sonra bu notlara geri dönerek ne öğrendiğini, düşüncelerinin nasıl değiştiğini ve bu yeni farkındalığın sonraki veri toplama ya da analiz sürecini nasıl etkilemesi gerektiğini değerlendirmesidir. 

Böyle düşünüldüğünde günlük aslında araştırma boyunca devam eden bir döngü yaratır:

Araştırmaya başlamadan önce:
Ben bu konuya hangi varsayımlarla yaklaşıyorum?

Araştırma sırasında:
Şu anda ne oldu ve ben buna nasıl tepki verdim?

Araştırmadan/görüşmeden sonra:
Bu deneyim benim düşüncemi nasıl değiştirdi ve bundan sonra neyi farklı yapmalıyım?

Peki bilimsel makaleye nasıl aktaracağız?

Yöntem bölümünde şöyle bir ifade ile; 

"Araştırmacının veri üretimi ve yorumlama sürecindeki etkisini görünür kılmak amacıyla düşünümsel bir günlük tutulmuştur. Her görüşmenin ardından, veriler analiz edilmeden önce, araştırmacının katılımcıya ve görüşmeye ilişkin ilk gözlemleri, tepkileri, varsayımları ve yorumları kaydedilmiştir. Bu notlar veri analizi sırasında yeniden incelenerek araştırmacının ön kabullerinin kodlama ve yorumlama sürecini etkileyebileceği noktaların fark edilmesi ve sorgulanması amaçlanmıştır. Bu süreç, araştırma öncesindeki varsayımların belirlenmesi, veri üretimi sırasında ortaya çıkan yeni durumların izlenmesi ve bu deneyimlerin sonraki araştırma sürecine yansıtılması biçiminde üç aşamalı bir düşünümsel süreç olarak yürütülmüştür (Finlay, 2002; Dowling, 2006; Turhan, 2024)."


Peki araştırma süreci boyunca tuttuğumuz günlük notlarını ne yapacağız? 

Bu bir proje araştırmasıysa örneğin Tübitak gibi, buradaki veri yönetim plânındaki yönergeler takip edilebilir, kuruma sunulacak mı, kaç yıl saklanması gerekiyor gibi soruların yanıtları aranabilir. 

Bu bir araştırma makalesiyse etik kurul başvurusu ve katılımcı bilgilendirme/onam formu ile uyumlu bir saklama planı oluşturulmalıdır. 

En önemlisi de makalenin gönderileceği derginin veri politikası kontrol edilmelidir. Bazı dergiler veri paylaşımını teşvik ediyor ama etik veya hukuki nedenlerle verinin paylaşılamadığı durumlarda bunun bir data availability statement ile açıklanmasını kabul ediyor. 

Dolayısıyla sürecin başından sonuna kadar ilerleyen tüm adımları bu şekilde özetlemiş olalım...

Başarılar!


Kaynaklar

Dowling, M. (2006). Approaches to reflexivity in qualitative research. Nurse researcher, 13(3).

Finlay, L. (2002). “Outing” the researcher: The provenance, process, and practice of reflexivity. Qualitative health research, 12(4), 531-545.

Patnaik, E. (2013). Reflexivity: Situating the researcher in qualitative research. Humanities and Social Science Studies, 2(2), 98-106.

Turhan, Z. (2024). Nitel Araştırmalarda Düşünümsellik ve Araştırmacının Konumu. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 24(4), 1499-1516.


















24 Ağustos 2026 Pazartesi

Barbiana School, Barbiana Okulu, Don Lorenzo Milani, Eleştirel Pedagoji

 Barbiana Öğrencilerinden Mektup, özgün adıyla Lettera a una professoressa (Bir Öğretmene Mektup), 1967 yılında İtalya’da yayımlanan ve dönemin eğitim sistemine yönelik güçlü bir eleştiri ortaya koyan kolektif bir metindir. Kitabın arkasındaki temel isim Don Lorenzo Milani’dir. Milani, Katolik bir rahip, eğitimci ve eleştirel pedagojinin önemli öncülerinden biridir.

Lorenzo Milani, 1954 yılında Milani, Floransa yakınlarındaki küçük ve yoksul bir dağ yerleşimi olan Barbiana’ya rahip olarak gönderildi. Barbiana oldukça izole bir bölgeydi ve burada yaşayan çocukların eğitim olanakları son derece sınırlıydı. Milani, özellikle devlet okulunda başarısız sayılan, sınıfta bırakılan ya da eğitim sisteminin dışında kalan köylü ve yoksul ailelerin çocuklarıyla çalışmaya başladı.

Barbiana bildiğimiz anlamda resmî ve kurumsallaşmış bir okul değildi. Küçük bir yerleşimde, sınırlı araçlarla başlayan bir öğrenme ortamıydı. Milani başlangıçta az sayıda öğrenciyle çalışıyor; öğrenciler okuyor, tartışıyor, yazıyor ve birbirlerine öğretiyorlardı. Bu küçük okul zaman içinde geleneksel eğitim sistemine yönelik çok daha kapsamlı bir eleştirinin doğduğu yer hâline geldi.

Barbiana Okulu’nun ikonik özelliklerinden biri öğrencilerin “başarılı” ve “başarısız” olarak nitelendirilmemesiydi.Milani’ye göre çocukların başlangıç koşulları eşit değilse, hepsine aynı biçimde davranmak gerçek anlamda eşitlik yaratmayacaktı.

Eğitimli ve varlıklı ailelerden gelen çocuklar okulun kullandığı dile, kültüre ve bilgi biçimlerine daha önceden aşina olabilirler. Evlerinde kitaplar, gazeteler, eğitimli yetişkinler ve geniş bir kelime dünyası bulunabilir. Ancak köylü ve işçi çocukları ise çoğu zaman aynı imkânlara sahip değildir. Buna rağmen bütün çocukları aynı sınava sokmak ve sonuçları üzerinden bazılarını başarılı, bazılarını başarısız ilan etmek, başlangıçtaki toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelmek anlamına gelir.

Barbiana’nın temel eleştirisi de bu noktada ortaya çıkar: Eşit olmayan koşullarda bulunan çocuklara aynı biçimde davranmak, eşitlik değildir. Dolayısıyla, Barbiana anlayışında öğretmenin görevi zaten başarılı olanları seçip ilerletmek değil, geride bırakılan öğrencilerin öğrenmesini mümkün kılacak yollar bulmaktı.

Barbiana pedagojisinde dil özel bir öneme sahipti. Bir işçinin işveren karşısında hakkını savunması, bir köylünün devlet kurumlarıyla ilişki kurabilmesi, bir vatandaşın siyasal bir mesele hakkında görüş bildirebilmesi ya da herhangi bir kişinin kendisine yöneltilen haksızlığa karşı çıkabilmesi için sözcüklere ihtiyacı vardır. Bu nedenle Barbiana’da dil bir anlamda güç ve özgürleşme aracı olarak görülür. 


Okulda gazetelerin okunması, güncel siyasal ve toplumsal meselelerin tartışılması ve mektup yazmaya büyük önem verilmesi de bununla ilişkilidir. Eğitimin amacı çocuğu  sınava hazırlamak değil, içinde yaşadığı dünyayı okuyabilen ve bu dünya hakkında söz söyleyebilen bir insan hâline getirmektir.


Barbiana Okulu’nu dönemin geleneksel eğitiminden ayıran bir diğer önemli özellik, öğrenmenin bireysel rekabet üzerine değil, kolektif ilerleme üzerine kurulmasıdır. Daha ileride olan öğrenciler daha geride olan öğrencilere yardımcı olur. Bir öğrencinin bir konuyu öğrenmesi yalnızca kendi kişisel başarısı olarak görülmez; bildiğini başkasına aktarabilmesi de öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

Bilgi, bu anlayış içinde kişinin sınavlarda başkalarını geçmek için biriktirdiği bireysel bir sermaye olmaktan çıkarak ortaklaşa üretilen ve paylaşılan bir kaynağa dönüşür.


Barbiana deneyiminin en önemli ürünlerinden biri 1967 yılında yayımlanan Barbiana Öğrencilerinden Mektup oldu. Metin Barbiana öğrencileri tarafından kolektif biçimde oluşturulmuştur. Öğrenciler ne söylemek istediklerini birlikte tartışmış, metni oluşturmuş, cümleleri tekrar tekrar gözden geçirmiş ve yeniden yazmışlardır. Dolayısıyla kitabın yazım biçimi de Barbiana’nın pedagojik anlayışını yansıtır. Bir kişinin diğerleri adına konuşması yerine, düşüncenin ortaklaşa oluşturulduğu bir süreç söz konusudur.

Bu açıdan Milani’nin rolü de önemlidir. Milani, öğrenciler hakkında konuşan kişi olmaktan çok, öğrencilerin kendi sözlerini oluşturabilecekleri koşulları yaratmaya çalışmıştır. Kitabın yazarı olarak öğrencilerin öne çıkarılması bilinçli bir tercihtir.

Mektup formu, eğitim sistemi içinde yeterince duyulmayan çocukların doğrudan söz almalarının ve kendilerini dışlayan sisteme seslenmelerinin aracıdır. Eğitim, insanları sıralamak ve elemek için değil, aralarındaki eşitsizlikleri azaltmak için kullanılmalıdır.

Barbiana Öğrencilerinden Mektup Mayıs 1967’de yayımlandı. Ancak Don Lorenzo Milani kitabın yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra, 26 Haziran 1967’de, henüz 44 yaşındayken hayatını kaybetti. Bu nedenle kitabın ilerleyen yıllarda yaratacağı geniş etkiyi büyük ölçüde göremedi.

Milani’nin ölümünün ardından Barbiana Okulu bir süre daha öğrenciler ve okul çevresindeki kişiler tarafından devam ettirilmeye çalışıldı. Ancak okul, Milani’den sonra başka bir öğretmenin yönetiminde kalıcı bir kuruma dönüşmedi ve 1968 yılında faaliyetlerine son verdi.

Barbiana Okulu’nun kapanması, Barbiana pedagojisinin sona ermesi anlamına gelmedi. Tam tersine, okul ortadan kalkarken düşünceleri daha geniş çevrelere yayılmaya başladı.


Barbiana Öğrencilerinden Mektup, 1960’ların sonlarında Avrupa’da yükselen öğrenci hareketleri ve eğitimde eşitlik tartışmalarıyla aynı dönemde yayımlandı. Kitap; eğitimde fırsat eşitliği, sınıfsal farklılıklar, sınıfta bırakma, öğretmenin sorumluluğu, dezavantajlı öğrencilerin eğitime erişimi ve okulun toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretmedeki rolü gibi konular üzerine yürütülen tartışmaların önemli referanslarından biri hâline geldi.

Bugün Barbiana’daki okulun ve Milani’nin yaşadığı mekânın izleri korunmaktadır. Mekân, Barbiana pedagojisinin tarihini ve okulda kullanılan materyalleri hatırlatan bir eğitim ve hafıza alanı hâline gelmiştir. Günümüzde halka açık bir okul müzesidir. 

Buraya giderseniz bana fotoğraf atmayı unutmayın; umarım ben sizden önce gidebilirim :) 



Referanslar

Navas Saurin, A. (2015). Promoting social and political change through pedagogy: Lorenzo Milani and the Barbiana School (Italy 1954–1967). In E. Rodríguez (Ed.), Pedagogies and curriculums to (re)imagine public education (Vol. 3). Springer. https://doi.org/10.1007/978-981-287-490-0_8

Barbiana Öğrencileri. (2012). Barbiana Öğrencilerinden Mektup (Z. Yıldırım, Çev.). İstanbul: Kaldıraç Yayınevi.



30 Temmuz 2026 Perşembe

Yerel Demokrasi Etnografisi: Video Makale Kurgusu

Bu fikir aslında Dr. Annette Arlander’in Dear Olive Tree adlı video makalesini fark ettikten sonra oluştu. 

Arlander’in çalışmasında zeytin ağacıyla kurduğu yazı-beden dili iletişimindeki karşılaşma makalenin temel araştırma sorusunu oluşturuyordu.  

Evet bu bir sanat makalesiydi ancak disiplinler arası düşünebilme konusunda sanatı kamu yönetiminden ayırmasak mı sorusunu zordu zihnim. 

Arlander, 19 dakika boyunca zeytin ağacına mektup yazıyordu ve yazılı akademik anlatının sınırlarını aşarak görüntü, ses, mekân ve bedensel deneyim aracılığıyla başka türlü bir araştırmanın mümkün olabileceğini gösteriyordu.

Bu çalışma, yerel katılımı ve yerel demokrasiyi sahada daha iyi kavrayabilmemiz adına bir araç olarak konumlandırabilir miydi! 

Bence neden olmasın!

İnsanlar bir mahallenin çöp sorununu, sokak kirliliğini, parkların kullanımını veya geri dönüşüm uygulamalarını birlikte tartışırken literatürle desteklenmiş kamera bize ne gösterebilirdi? 

Kimin söz aldığı, hangi önerinin desteklendiği, hangi noktada itiraz edildiği, insanların fikirlerini ne zaman değiştirdiğini ve ortak kararın hangi gerilimler içinden çıktığını da kaydedebilir miydik?

Bireysel beden dilimizden toplumsal beden dilimize uzanan bir eşik ya da rol model bulabilir miydik?

Bilmiyorum.

Ama

Arlander’in sanatsal araştırmasından hareketle başlayan düşünce, zihnimde yuvarlandı yuvarlandı ve yerel bir problemin ciddi masa oyunu aracılığıyla ele alındığı katılımcı bir araştırma modeline dönüşebilir miydi, bir çatlak açabilir miydik ve bunları bir kameranın sözcelemesiyle izleyebilir miydik?

İlginç ve denemeye değer bir mesele! 

Bu fikri olgunlaştırdıkça nasıl yapabileceğimizi buraya notlarım. 

....

26 Temmuz 2026 Pazar

Pierre Bourdieu Bilimin Toplumsal Kullanımları

Önsöz

Bu kitabı okudukça, her bölüme ilişkin değerlendirmelerimi burada paylaşacağım. Bu nedenle incelediğiniz sayfada eserin tamamlanmış bir özetine henüz ulaşamayabilirsiniz. Özet denildiğinde çoğunlukla bir kitabın temel düşüncelerinin yoğunlaştırılmış biçimine ulaşmak anlaşılır. Ancak her araştırmacının mevcut çalışmaları kendi eleştirileri, önerileri ve bilgi birikimi çerçevesinde yeniden ele alması, aynı konuların farklı bakış açılarıyla yorumlanmasına imkân verebilir. Bu nedenle burada “özet”i eserin kısaltılmış bir versiyonu olarak düşünmek yerine eserin benim düşünsel dünyam üzerinden yeni bir özet olarak konumlandırabilirsiniz. Çalışmayı da bu yaklaşımı göz önünde bulundurarak okumanızı rica ederim. Ancak burada amacım, okura belirli bir okuma biçimi dayatmak değil; bu çalışmanın hangi yorumlama çerçevesi içinde kaleme alındığını açıklamaktır. Dolayısıyla burada karşılaşacağınız özet, kitabın değişmez ve tarafsız bir izdüşümü olmaktan ziyade, belirli bir bakış noktasından gerçekleştirdiğim yeniden anlamlandırma denemesidir.

Sevgiler

Giriş

Eser, Heretik yayınlarının 4. baskısı ve Levent Ünsaldı'nın çeviri ve takdimiyle ilerlemektedir. 

...

Farklı bir kalemden...

...

Alparslan Akarca’nın “Pierre Bourdieu: Bilimsel Alan ve Düşünümsel Yöntem” başlıklı kitap değerlendirmesinde ifade ettiği üzere, Bourdieu’nün düşünümsel metodolojiyi sosyal bilimlere dâhil etmesi, bilimi hem sosyolojik bağlamda hem de kendi üretim koşulları, kurumları ve işleyişi üzerine de düşünmeye yöneltmektedir. Bu yaklaşımda teori ve pratik birbirinden ayrı süreçler olarak ele alınmamakta; aksine birbirini karşılıklı olarak etkileyen ve birbirinden ayrı düşünülemeyen süreçler olarak değerlendirilmektedir. Bilimsel alanda ortaya çıkan habitus, Bourdieu’nün “cüppe aristokrasisi” olarak ifade ettiği akademik seçkinlerin yeniden üretilmesi ya da dönüşümüyle sınırlı değildir. Habitus bilimsel alanda yerleşik hâle gelen kuralların, kabullerin ve ortodoksinin bilim üzerinde kurduğu tahakkümün anlaşılmasına da imkân vermektedir. Bilimsel alanın içinde iki farklı güç birikebilir. Birincisi, araştırmalar ve bilimsel yetkinlik yoluyla kazanılan özgül bilimsel itibar; ikincisi makamlar, yöneticilikler, atamalar ve kurumsal yetkiler yoluyla kazanılan bürokratik veya siyasal güçtür. Bu iki güç, her zaman aynı kişide bulunmaz ve kurumsal siyasal gücün bazen bilimsel yetkinliğin önüne geçmesi söz konusudur.

...

Bu kısa değerlendirme sonrasında eseri okudukça birikimli olarak ilerleyeceğimiz bölümlere bakalım ve metni derinlemesine açalım istiyorum. 

...

Takdim 

----Bourdieu’nün bilimsel alana ilişkin yaklaşımı, bilimsel bilginin kendi içine kapalı, toplumsal ilişkilerden ve mücadelelerden bağımsız bir dünyada üretildiği düşüncesine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir. Merton’un bilim sosyolojisi, bilgi sosyolojisiyle olan bağı zayıflatarak bilimsel bilginin içeriğini büyük ölçüde inceleme alanının dışında bırakmış; böylece bilim dünyasını, kendi kuralları ve değerleri doğrultusunda işleyen, bilim insanlarına özgü büyülü ve ayrıcalıklı bir alan gibi ele almıştır. Hatta Merton'un "bilimsel cemaati" Alice'in Harikalar Diyarı gibidir'.. şeklinde ifade ediliyor. --- 

Bourdieu’nün müdahalesi, Alice’in “Hiç de kuralına göre oynamıyorlar” itirazına benzer bir sorgulama içerir. Sorun yalnızca bilimsel dünyanın dışarıdan bakıldığında kapalı ve anlaşılmaz görünmesi değildir; asıl sorun, bu dünyanın hangi kurallarla işlediğinin, kuralları kimlerin belirlediğinin ve bilimsel otoritenin kimler tarafından temsil edildiğinin sorgulanmadan bırakılmasıdır. Bourdieu, bilimin büyüsünü bozarak bilimsel bilginin ardındaki toplumsal ilişkileri görünür kılmaya çalışır; fakat bunu bilimi değersizleştirmek için değil, bilimsel aklın hangi koşullarda daha özerk, eleştirel ve evrensel hâle gelebileceğini sorgulamak amacıyla yapar.

Kafka’nın Bir Köpeğin Araştırmaları adlı anlatısında da benzer biçimde, bilimsel bilginin yaşamın gerçek sorunlarından uzaklaşarak kendi yöntemleri, kavramları ve tartışmaları içinde kapanması eleştirilmektedir. Bourdieu, bilimsel alanın görünüşte en saf ve özerk hâlinde bile güç ilişkilerinden, çıkar çatışmalarından, iktidar mücadelelerinden ve meşruiyet arayışlarından bağımsız olmadığını göstermektedir. Bilimsel bilgi, toplumsal mücadelelerin dışında üretilen tarafsız ve kendiliğinden bir hakikat değil; bilimsel otoritenin, meşruiyetin ve özgül bilimsel sermayenin dağılımı etrafında şekillenen toplumsal bir alanın ürünüdür. Bourdieu açısından, aklın ilerlemesine yönelik harcanan çabalar, bilimsel otorite, konum-iktidar mücadeleleri, alanda yer tutmaya yönelik harcanan çabalardan daha esaslıdır. 

...

 










23 Temmuz 2026 Perşembe

Nazım'ın Ferhad & Şirin Oyunundaki "Temiz Su" Söylemine Disiplinler Arası Bir Bakış

Nâzım Hikmet’in Ferhad ile Şirin adlı tiyatro oyunu, kökeni eski halk anlatılarına dayanan Ferhad ile Şirin aşkını yeniden yorumlar. Oyunda Mehmene Banu, kız kardeşi Şirin’e kavuşmak isteyen nakkaş Ferhad’dan şehre su getirmesini ve bunun için Demirdağ’ı delmesini ister. Başlangıçta yerine getirilmesi neredeyse imkânsız görünen bu görev, Ferhad’ın aşkını sınayan bir koşul olarak ortaya çıkar. 

Ancak şehrin temiz suya ulaşamaması, halkın kirli çeşme sularını kullanmak zorunda kalması, salgın hastalıkların yayılması ve saray çevresinin daha sağlıklı su kaynaklarından yararlanması, dağın delinmesini aşk mücadelesini toplumsal bir eşiğe taşır. 

Oyundaki esas dönüşüm, Mehmene Banu’nun koşulundan vazgeçmesine ve Ferhad’a Şirin’le birlikte gitme imkânı tanımasına rağmen Ferhad’ın dağı delmeyi bırakmamasıyla belirginleşir. 

Böylece başlangıçta sevgiliye kavuşmanın aracı olan çalışma, Ferhad’ın bilinçli olarak üstlendiği kamusal bir sorumluluğa dönüşür. Ferhad, Şirin’e duyduğu bireysel sevgi ile halka karşı sorumluluğu arasında basit bir tercih yapamaz; bireysel mutluluğun, halk temiz suya kavuşmadan tamamlanamayacağını düşünür.

Ferhad’ın Şirin’e duyduğu aşk, zamanla, şehre temiz getirerek insanları ölümden kurtarmak ideali ile genişler. Yazar bu düşüncesini, eseri yazış sürecinde kaleme aldığı bir mektupta, “Mesele tek bir insana duyulan aşkla insanlığa, insanlığın hayrına karşı duyulan aşkın mücadelesi değil, bir vahdet teşkil etmeleri” sözleriyle vurgular (Tunçel, 2020). 

Nâzım Hikmet, geleneksel anlatıdaki aşk uğruna çekilen çileyi toplum için sürdürülen emeğe dönüştürürken, romantik kahraman Ferhad’ı da temiz suyu, ortak yararı ve toplumsal sorumluluğu önceleyen kolektif bir kahraman olarak yeniden kurgular. 

Oyunun kemiğinde üç perdeyi şöyle okuyabiliriz;

birincisi, dağı delmek, sevgiliye ulaşmanın şartıdır

ikincisi, temiz su, Ferhad’ın emeği, toplumsal bir ideale dönüşür

üçüncüsü, Şirin’e kavuşma imkânı doğsa bile halk susuzken bireysel mutluluk mutluluktan sayılmaz 

Dolayısıyla burada biraz duralım yani metnin aşk kısmında değil; su'ya erişim meselesinde; 

Ferhad Demirdağ'a varınca anlam değişir. Yani en başında bu dağ, fiziksel bir engeldi, zamanla kirli suyun yarattığı olumsuz dışsallığın önüne geçebilecek ve temiz su sunacak yaşamsal bir kaynağa dönüştü. 

Ferhad, kamusal altyapıyı emeği sunan bir özne, hatta yönetici sınıfın yerine getirmediği temel bir hizmeti üstlenen kamusal hizmet üreticisi hâline gelir. Aslında mesele, şehre yeni bir su hattı açmak da değil, temiz su var ancak Demirdağ’ın çok ötesinde... Bu su, sarayın erişimine açık, sorun doğal bir kıtlık değil su kaynağının eşit olmayan dağılımıdır. 

Böyle bir aksta,

Ferhad dağı delmeye devam ederken Şirin onuncu yılın sonunda onun yanına gelir ve "hadi gidelim buralardan" der. Ancak Ferhad, Şirin’e duyduğu sevgi ile insanlara karşı sorumluluğunu birbirinden ayıramaz ve halk henüz suya kavuşmamışken başladığı işi yarım bırakamayacağını söyler. 

Şirin önce bu karar karşısında kırılıp alınganlık gösterse de sonunda Ferhad’ın tutumunu kabul eder ve onu beklemeye karar verir. Böylece oyun, sevgililerin kavuşması ya da ölümüyle değil, belirsiz bir süre için ayrılmalarıyla sona erer. Çeşmelerden henüz su akmaz; halk ise umut ve hayranlıkla Ferhad’ın dağa vuran gürzünün (kuvvetli ve sesli darbeler - vuruşlar- sesler) sesini dinlemeyi sürdürür. 

Bu açık uçlu son, bireysel aşkın ortadan kalkmadığını, ancak toplumsal sorumlulukla yeniden anlamlandırıldığını gösterir.

....

Her açıdan değerlendirilmeye ihtiyaç duyan bir eser... 

Kaynaklar ve Alternatif Okuma Kaynakları

Nazım Hikmet, (1965). Ferhad ile Şirin, De Yayınevi (Birinci Baskı).

Tunç, G. (2006). Çağdaş Mesnevinin Peşinde (Master's thesis, Bilkent Universitesi,Turkey)

Tunçel, A. U. (2020). Samed Vurgun'un 'Ferhad ve Şirin' Oyunu ile Nazım Hikmet'in 'Ferhad ile Şirin' Oyunu Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme, Folklor Edebiyat Dergisi 26 (104), 883-906.



14 Temmuz 2026 Salı

"Bir Köy Öğretmeni" Bilimsel Araştırma Yöntemleri Dersi İçin Yeni Bir Soluk Olabilir mi?

Kafka’nın “Bir Köy Öğretmeni” adlı öyküsünde, bir köyde olağanüstü büyüklükte bir köstebek görüldüğü iddia edilir. Köy öğretmeni bu olayı araştırır ve bulgularını yayımlayarak bilim çevrelerinin dikkatini çekmeye çalışır; ancak ciddiye alınmaz. Daha sonra anlatıcı da olayı araştırıp öğretmeni desteklemek ister, fakat aralarında keşfin sahipliği, tanınma ve güvenilirlik konusunda bir çatışma doğar. Öykü, dev köstebeğin gerçekten var olup olmadığından çok, bir bilginin kim tarafından üretildiği, kimin sözüne inanıldığı ve bilimsel otoritenin nasıl işlediği üzerinde durur.

Öyküde yer alan köstebeğin kendisine doğrudan erişemeyiz. Onu , öğretmenin ve anlatıcının aktardıkları aracılığıyla tanırız. Üstelik anlatıcının verdiği bilgiler de kesin değildir. Öğretmen, köstebeği iki metre uzunluğunda olduğunu söyler, fakat köstebeğin gerçek boyutunu açıklamaz.

Köstebek toprağın altında yaşayan, kendisini doğrudan göstermeyen; varlığı çoğunlukla açtığı tünellerden ve bıraktığı toprak yığınlarından anlaşılan bir hayvandır. Bu nedenle gerçekliğin simgesi olmaya uygundur: gerçek, toprağın altında kalır ve biz onu izler üzerinden takip ederiz, onun üzerine konuştuklarımız ise köstebeği - yani varlığı -  gerçeği daha da örtebilir.

Kafka, öyküde, dev köstebeğin gerçekten ne olduğunu anlatmaktan çok, bir gerçekliğin tanıklıklar, metinler, bilimsel otoriteler, kişisel çıkarlar ve tanınma mücadeleleri içinde nasıl gözden kaybolduğunu fark ettirir.

Dolayısıyla Kafka'nın metni bu yönüyle görünür kılması konusunda "to make a mountain out of a molehill" küçük şeyleri abartarak önemli bir mesele - konu haline getirme tekniği kullanıp kullanmadığı tartışmalıdır.

Öykünün bilim felsefesi açısından düşüneceğimiz kısmı; 

1. Gözlem ile bilimsel gerçekler arasında mesafe üzerinden;  Köstebeğin gerçekten var olup olmadığı kadar, onu kimin gördüğü ve kimin anlattığı önem kazanır. Köylülerin tanıklıkları, öğretmenin emeği ve yerel bilgi, bilimsel kurumların onayından geçmediği sürece “söylenti” düzeyinde kalmaktadır.

2. Kurumsal bilim ve bireysel araştırmacı arasındaki denge; Öğretmenin kişisel inancı ve gözlemleri, dev köstebeğin varlığını tartışmasız biçimde kanıtlamaya yetmez. Bununla birlikte bilimsel otoriteyi temsil eden kişiler de olayı araştırmadan ve metinleri okumadan reddettikleri için güvenilir bir doğrulama mekanizması oluşturmazlar. Böylece hakikat, kişisel kesinlik ile kurumsal önyargı arasında askıda kalır.

3. Bilimsel bilgi, tanınma mücadelesinde nasıl konumlanır: Öğretmenin kendi adının keşifle birlikte anılmasına yönelik istek...

Bu üç temel mesele, Kafka'nın bu öyküsü üzerinden daha detaylı irdelenebilir, ayrıca öykünün kurgusu "yazma" işiyle ilgilenenler için bir model sunmaktadır; dev köstebek aşamalı biçimde öyküden yavaş yavaş kayboluyor ve yerini anlatıcının niyetleri, öğretmenin kırgınlığı ve iki kişi arasındaki ilişki ve iletişim alıyor.

Müthiş!


Kaynaklar

Franz Kafka, 2019, Köy Öğretmeni, Koridor Yayınları

Oliver Tearle, A Summary and Analysis of Franz Kafka's "The Village Schoolmaster" https://interestingliterature.com/2022/05/franz-kafka-village-schoolmaster-summary-analysis/ 

Sarı, A., & Dağabakan, D. (2020). Franz Kafka’nın Eserlerinde Hayvan İzleği.



8 Temmuz 2026 Çarşamba

İzmir Vision Scenario Lab Urban AI, Digital Twins, and Democracy

A few days ago, I received an email with this subject line; I was already following the process, so I was pleased to see it. My pleasure is actually about rethinking cities through the perspective of democracy and artificial intelligence.

Actually, you could have found this news by browsing the internet. However, given the purpose of my website, it is important that these current events are discussed in academic lectures and serve subject matter for theses, articles etc..

Let's get to the topic!

In İzmir’s long-term future planning -that is, for 2074- the transformation of digital twins and AI-powered city models into participatory tools is on the agenda.

In here planning is not just a closed-off tool used by experts and technical institutions. It also creates a space where citizens can understand, question, and participate in decision-making processes about the future.

The Izmir Planning Agency and Play the City are developing a platform called the Vision 2074 Scenario Lab. The platform, pioneered by expert Dr. Ekim Tan, will facilitate discussions on how Izmir might transform over the next 50 years in areas such as housing, water, agriculture, transportation, ecology, disaster resilience, migration, and public spaces.

There is a deeper experience here than a classic strategic plan. Here, citizens discuss different scenarios, priorities, and conflicting interests in a gamified/participatory environment; local knowledge is incorporated into planning processes; and artificial intelligence is used not as a decision-making authority but as a tool to support collective thinking. 

Here, of course, we see a turning point: municipalities are turning away from traditional models of participation in local democracy toward more dynamic and different models ....at least that’s the case in Izmir.

....

Some topics where we can examine such a recent experience from an academic perspective include:

Examining it as a serious game/scenario laboratory

Examining it as a political-economic critique of the digital twin

Examining it as an impact assessment 


For more details, you can refer to the following sources:

https://vizyon2074izmir.gamesforcities.com/home/

https://www.linkedin.com/pulse/need-participatory-digital-twins-izmirs-vizyon-2074-who-ekim-tan-phd-bnn1e/?trackingId=7hNNRpgYSey%2F3iII2lZkgg%3D%3D 

https://www.playthecity.eu/https://www.playthecity.eu/ 








28 Haziran 2026 Pazar

Kurumsuzlaştırma - NAL -


"....korkular sarar içini

senin ve onların

nedendir doğmamış

beyne olan sorular

yaşanmış ölünün 

doğduğu mezarlıkta

ıslanmıştır toprakları...."


Cemal Dindar tarafından hazırlanan Nal: Bir Akıl Hastanesinin Hatıra Defteri, ilk kez 2007 yılında Telos Yayınları tarafından yayımlanan; Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin hafızasından, hasta yazılarından, şiirlerinden ve kurum içi tanıklıklardan beslenen çarpıcı bir derlemedir. Cemal Dindar'a göre burası "canlı bir şiir ortamı"dır. 

Kitabın adı da bu hafızanın sertliğini daha baştan hissettirir: “NAL”, psikiyatri aciline getirilen hastalara belirli dozlarda uygulanan üç ilacın adlarının baş harflerinden oluşuyor. Bu enjeksiyon pratiğinin bazı kliniklerde “nallamak” gibi insanı nesneleştiren bir ifadeyle anılması, psikiyatri kurumunun dili, iktidarı ve şiddeti üzerine de düşünmeye çağırdığını gösterir. 

Kitabın ilk sayfası güçlü bir imgeyle açılır: Bir baba ve kız resmi. Aklını yitirmiş gibi görünen kıza babası donuk ve tepkisiz bakar; ya fotoğraf karesi siyah beyaz olduğu için tüm duygular silikleşmiştir ya da eşitlenmiştir. O kısma net bir anlam veremedim. Kitabın sonunda ise hastalara “Cennet nedir?” diye sorulur ve verilen cevaplar, metnin bütün politik anlamını açığa çıkarır: Cennet hürriyettir, cennet haktır. Böylece akıl hastaları, sahip olamadıkları şeyi en temel arzu olarak dile getirirler. Onlar için cennet, soyut bir öte dünya vaadi değil; haksızlığın olmadığı, özgürlüğün ve hakkın tanındığı bir yaşam ihtimalidir.

Görsel: Baba ve Kız

Kaynak: NAL, 2013

Kitap, akıl hastanesinin içinden derlenmiş şiirler, denemeler, mektuplar ile dönemin politik yansımalarını da kaydeder. Örneğin hukuk öğrencisi B. U., 1965 tarihli şiirinde “...babamın ahbabıyla kendim geldim, ihtilal bu işte” der.

Bu politik iz, kitapta 1960 ihtilal göndermeleriyle sınırlı kalmaz; dönemin siyasal aktörleri de hastane güncesinin içine girer. Adalet Partisi hükümetlerinde sağlık bakanlığı yapan Vedat Ali Özkan’ın Bakırköy’e ani gelişleri, hastaların şiirlerine konu olur: “Cevdet Sunay’dan sonra ve Demirel’den sonra şimdi de Bakırköy’e geldi, jet bakanımız...”. Kitabın sonundaki haber arşivlerinde yer alan Vedat Ali Özkan’ın “ruh sağlığını ilaçtan çok ibadet iyi eder” sözü, akıl hastanesinin dönemin siyasal atmosferinden bağımsız, dışarıda kalmış bir mekân olmadığını, sağlık anlayışında tıbbi, ahlaki ve dinsel söylemlerin içe içeliği görülebilir.

Hastanenin siyasal ve kurumsal niteliği, bazı hastaların mekânı tarif etme biçimlerinde daha da sertleşir. R. T. B. adlı hasta, Bakırköy’ü Nazi Almanyası’nın Bergen-Belsen kampına benzeterek şöyle der: “...Alman Bergen Belsen kampına benzeyen bu hastanede uyumak, yemek yemek ve şahsiyetini korumanın, hatta oturarak dahi kafa dinlemenin imkânı yoktur.”

1980 sonrasında neoliberal politikalarla birlikte akıl hastanelerinde hasta sayısını azaltmaya, yatış sürelerini kısaltmaya ve ayakta tedavi hizmetlerini geliştirmeye dönük bir yönelim vardır. Ancak hastane dışındaki sosyal destek, barınma ve toplum temelli bakım mekanizmaları yeterince güçlenmediğinde, kurumsuzlaştırma sonrasındaki bakım yükü ve maliyetleri aileye, topluma, sokağa ve piyasaya devredilir...

Nal’ı bugünden okuyunca şu soruyu sordum: Kurumsuzlaştırma süreci, bakım yükünü ve maliyetlerini kamu kurumları, hanehalkları, toplum ve piyasa arasında nasıl yeniden dağıtmıştır?

Kaynak

Cemal Dindar, (2013), Bir Akıl Hastanesinin Hatıra Defteri NAL, Dip-Dil Dizisi, Telos Yayınevi, İstanbul.


25 Haziran 2026 Perşembe

Yerel'i Oynamak

Gündelik hayatta “ciddi” kabul ettiğimiz meseleleri çoğu zaman oyunun dışında düşünürüz. Siyaset ciddi bir iştir, kent planlaması ciddi bir iştir, yerel yönetim kararları ciddi bir iştir. Oyun ise sanki bu alanların uzağında, daha çok boş zamanla, eğlenceyle ya da çocuklukla ilişkilendirilir. Oysa oyun, insan topluluklarının en eski birlikte yaşama pratiklerinden biridir. Hatta Johan Huizinga'ya göre kültürden de eskidir...

Oyunlar, ciddi sorunları konuşabilmek için güvenli, kurallı ve deneyimsel bir alan açabilir. İnsanların doğrudan söylemekte zorlandığı fikirler, bir rolün ya da senaryonun içinden daha rahat ifade edilebilir. Farklı aktörlerin çıkarları, kaygıları ve öncelikleri oyun masasında görünür hâle gelebilir.

Bugün yerel katılımın en önemli sorunlarından biri de bu: İnsanların konuşacak kanallara sahip olması; konuşabileceklerine, dinleneceklerine ve dikkate alınacaklarına da inanmaları gerekir. “Zaten bir şey değişmez”, “fikrim önemsenmez”, “yanlış anlaşılırım” ya da “yargılanırım” duygusu, yerel demokrasinin görünmeyen engellerini oluşturur.

Ciddi masa oyunları bu noktada yeni bir imkân sunabilir; dolayısıyla bu görüş makalesini de tam da bu sebeple kaleme aldım. 

Ciddi Masa Oyunları

Ciddi masa oyunları, ilk bakışta çelişkili görünen iki alanı bir araya getirir: oyun ve kamusal meseleler. Buradaki amaç eğlenmek değildir. Ciddi oyunlar; bir sorun etrafında farklı aktörleri buluşturan, onları belirli roller, kurallar ve senaryolar içinde düşünmeye, tartışmaya ve birlikte karar üretmeye yönelten araçlardır. Bu nedenle ciddi masa oyunları, özellikle kent planlaması, çevre yönetimi, yerel katılım, kamusal hizmetler ve ortak kaynakların kullanımı gibi alanlarda giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Bir masa etrafında bir araya gelen katılımcılar, çoğu zaman kendi gündelik kimliklerinden çıkarak bir rol üstlenir: belediye temsilcisi, kent sakini, uzman, yatırımcı, sivil toplum temsilcisi ya da başka bir yerel aktör... Böylece katılımcılar, kendi rollerindeki yerel kamusal mal ve hizmetlere yönelik talebine odaklanmışken başkasının önceliğini ve kaygısını da düşünmek zorunda kalır. Oyun masası, kamusal sorunların daha güvenli, daha görünür ve daha tartışılabilir hâle geldiği deneyimsel bir müzakere alanına dönüşür.

Ciddi Masa Oyunu Kartları


Kaynak: Alexis Şanal, Open Urban Practice

Örneğin “Ağaçlar” başlıklı bir oyun kartı, mahalledeki ağaç varlığının tespit edilmesi, mevcut ağaçların gelişim durumlarının ve sorunlarının izlenmesi, ekolojik açıdan uygun yeni ağaç türlerinin belirlenmesi ve asfalt yüzeylerden kaynaklanan kentsel sıcaklık artışını azaltmaya yönelik bir ağaçlandırma politikasının geliştirilmesi amacını taşıyabilir.

Şimdi roller ve bu kart üzerinden minik bir senaryo okuyalım:

Bu senaryoda belediye temsilcisi, bütçe, bakım, sulama ve uygulama kapasitesi gibi kurumsal sınırları gündeme getirir. Örneğin belediye temsilcisi, “Mahallede ağaçlandırma ihtiyacını kabul ediyoruz; ancak hangi sokakların öncelikli olacağını, bakım maliyetlerini ve sulama altyapısını birlikte belirlememiz gerekiyor” diyerek yurttaşların talepleri ile belediyenin uygulama kapasitesi arasında bir denge kurmaya çalışır. Uzman rolündeki katılımcı ise iklim koşullarına uygun tür seçimi, ekolojik çeşitlilik, kök yapısı, su ihtiyacı ve uzun vadeli bakım gereklilikleri üzerinde durur. Uzman, “Hızlı büyüyen her tür bu mahalle için uygun olmayabilir; gölge sağlayan, az su isteyen ve kaldırım altyapısına zarar vermeyecek türleri birlikte seçmeliyiz” diyerek kısa vadeli beklentiler ile uzun vadeli ekolojik sürdürülebilirlik arasında bir müzakere zemini açar.

Sivil toplum temsilcisi, mahalle ölçeğinde katılımı, çevresel adaleti ve yeşil alan hakkını öne çıkarır. Bu aktör, “Ağaçlandırma yalnızca merkezi caddelerde değil, yaz aylarında en fazla ısınan, çocukların ve yaşlıların yoğun kullandığı sokaklarda da yapılmalı” diyerek kararın toplumsal ihtiyaçlara ve mekânsal eşitsizliklere göre de şekillenmesi gerektiğini savunur. Yurttaş rolündeki katılımcılar ise gölge ihtiyacı, yaya konforu, güvenlik, otopark kullanımı, alerji riski ve gündelik yaşam deneyimleri üzerinden tartışmaya katılır. Örneğin bir yurttaş, “Bizim sokakta yazın yürümek neredeyse imkânsız hâle geliyor; ancak ağaçların kaldırım geçişini daraltmaması ve düzenli budanması da önemli” diyerek hem yeşil alan talebini hem de gündelik kullanım kaygılarını aynı anda dile getirir.

Yatırımcı ya da yerel işletme temsilcileri ise maliyet, ticari hareketlilik, dükkân görünürlüğü, müşteri erişimi ve kamusal mekânın kullanım biçimleri üzerinde durabilir. Bu aktör, “Ağaçlandırma sokağı daha yaşanabilir ve çekici hâle getirebilir; fakat işletmelerin tabelalarının kapanmaması, servis ve teslimat alanlarının tamamen ortadan kalkmaması gerekir” diyerek ekonomik faaliyet ile kamusal-çevresel ihtiyaçlar arasında bir uzlaşma arar. Bu şekilde oyun masasında her rol, kendi önceliğini savunurken diğer aktörlerin gerekçelerini de dikkate almak zorunda kalır. Belediye temsilcisi bütçe ve uygulama kapasitesini, uzman ekolojik uygunluğu, sivil toplum temsilcisi adil erişimi, yurttaşlar gündelik yaşam deneyimini, yatırımcılar ise ekonomik kullanım biçimlerini tartışmaya dâhil eder.

Böylece “Ağaçlar” kartı, basit bir ağaç dikme önerisinin ötesine geçerek yerel kamusal hizmetlerin nasıl planlanacağına ilişkin çok aktörlü bir müzakere alanı yaratır. 

....

Türkiye’de ciddi oyun deneyimleri henüz yaygın değildir; ancak özellikle İstanbul ve İzmir’de dikkat çekici örnekler ortaya çıkmıştır. İstanbul’da “Play Marmara Sea”, Marmara Denizi’nde müsilaj sorununun yarattığı çevresel ve yönetsel dışsallıkları tartışmak için geliştirilmiş öncü bir ciddi oyun deneyimi olarak öne çıkar. Bu oyun; yerel yöneticileri, merkezi idareyi, sivil toplum kuruluşlarını, akademisyenleri ve özel sektörü aynı sorun etrafında buluşturarak çözüm arayışını daha katılımcı, adil ve çevre dostu biçimde düşünmeye açmıştır.

İzmir’de ise “Mobilite Oyunu: İzmir Fuarı 2023”, fuar alanının daha sürdürülebilir ve kapsayıcı geleceğini tartışmaya açarken; “Play Accessible Community Game” gençleri ve üniversite öğrencilerini bir araya getirerek Gaziemir çevresinde erişilebilir ulaşım, güvenli buluşma alanları, yaya bağlantıları ve paylaşımlı hareketlilik gibi konular üzerine ortak düşünme imkânı sunmuştur.

Türkiye’deki ciddi oyun deneyimleri daha çok çevre, ulaşım ve kamusal alan konularında yoğunlaşırken, uluslararası örneklerde tema çeşitliliği daha geniştir. Konut krizinin çözümü, doğal afetlere hazırlık, kent planlaması, göç ve kültürel adaptasyon, ulaşım, sanayi bölgelerinin iyileştirilmesi ve nehir kıyılarının yeniden kamusal kullanıma açılması gibi başlıklar ciddi oyunların uygulandığı alanlar arasında yer almaktadır. Bu çeşitlilik, ciddi oyunların belirli bir konuya özgü olmadığını; aksine farklı kamusal sorunları tartışmaya açabilecek esnek ve yaratıcı bir katılım aracı olduğunu göstermektedir.

Sonuç & Öneri 

Bu oyunlar, belediyeler açısından yerel sorunları vatandaşlarla birlikte tartışmaya açabilecek tamamlayıcı bir demokrasi aracı olabilir mi; Türkiye sahası için araştırılabilir.

Yerel yönetimler bu alanı, hem kurumsal kapasitelerini geliştirmek hem de üniversite-yerel yönetim iş birliği çerçevesinde yeni katılım modelleri üretmek için değerlendirebilir; araştırmacılar için pilot birim olabilir. 

Ayrıca ciddi masa oyunları, deneyimsel bir metodoloji olarak da incelenebilir. Katılımcıların oyun sürecinde farklı rolleri nasıl deneyimlediğini, yerel sorunları nasıl tartıştığını ve ortak karar üretme süreçlerine nasıl dâhil olduğunu görmek için saha araştırmaları önerilebilir. Uygulamalı eylem araştırmaları, fenomenolojik yaklaşımlar ve katılımcı gözlem bu konuda uygun yöntemsel çerçeveler sunabilir.

E hadi yerel'i oynayalım!

Kaynak:

Atalay, G. (2026). Yerel Katılımda Engelleri Aşmak: Ciddi Masa Oyunu Deneyimi, Publicus, Sayı 5. 











7 Haziran 2026 Pazar

Sembolik Sınırlar & Kurumsal İtibar

Geçtiğimiz günlerde, kurumsal bir çatı altında çalışan bir akademisyen, araştırma alanları ve akademik üretimleri bakımından benzer niteliklere sahip iki araştırmacıyla gerçekleşen bir etkileşimde farklı hitap biçimleri kullandı; X Üniversitesi’nin X biriminde kadrolu olarak görev yapan araştırmacıya “hocam” diye hitap ederken, kurumsal kadroya bağlı olmayan bağımsız araştırmacıya adıyla seslendi.

Bana kalırsa “hocam” hitabı nezaketin ötesinde bir alt mesaj veriyordu; "senin kurumsal rolünü tanıyorum ve akademik hiyerarşi içinde görüyorum, bizdensin bu yüzden hocam diyorum."

bir diğer alt mesaj ise; "ben başkalarının bilgi düzeyini, akademik üretimini, yöntem bilgisini veya entelektüel kapasitesini tek tek değerlendiremem. Bu yüzden kısa yollara başvururum ve bir kurumda çalışmıyorsan en kestirme sosyal yol, adını kullanmak olacaktır bu yüzden sana isminle hitap ediyorum."

Bu durumda söz konusu kişi, ismiyle hitap ettiği kişinin akademik niteliğini reddetmiyor, sadece aynı kurumsal akademik statüyü ona vermiyor; bu hem sosyolojik hem kurumsal bir detay ve literatürle de uyumlu bir davranış modeli zaten...

Yani, bu durum sembolik sınır çizme olarak okunabilir. Kurum içinde yer alan kişi “akademik cemaatin parçası” olarak içeri alınırken, kurum dışında kalan kişi akademik üretim yapıyor olsa bile daha belirsiz bir kategoriye yerleştiriliyor. 

Kurumlar, güçlüdür; modern toplumda meşruiyet dağıtan, aidiyet kazandıran, işsizliği azaltan, hak ve imkânlar sunan örgütlerdir dolayısıyla çevrelerine “biz tanınmış, düzenli, güvenilir ve meşru bir yapıyız” mesajı verir ve burada kurumun itibarı kişiye aktarılır. Kurum dışında kalanlar ise dışlanır...

Bu, açık ve bilinçli bir dışlama olmak zorunda da değil; çoğu zaman gündelik hayatın otomatik sınıflandırmalarıyla kendisine yol bulmuş yanıtları da olabilir... Ki zaten kurumların sunduğu sunduğu güven ve belli standartları görmezden gelemeyiz,

nihayetinde görürüz ki herhangi bir saygınlığı hak etmek için 

-kişinin- sahip olduğu bilgi ya da akademik emek tek başına yeterli olmaz; 

bu emeğin tanınabilir, kurum tarafından ödünç verilebilir sembolik sermayeye dönüşmesi gerekmektedir...

..

diye düşünmekteyim.


Alternatif Okuma Kaynağı

Pierre Bourdıeu, 2014, Simgesel Sermaye ve Toplumsal Sınıflar, (çeviren Nazlı Ökten) Cogito Dergisi, Sayı 76, 192-203. 


4 Haziran 2026 Perşembe

Dijital Demokrasinin Yeniden İnşası: Dört “Pozisyon”un Ana Hatları

Dahlberg’in 2011’de önerdiği dört dijital demokrasi pozisyonu, dijital demokrasiyi tekil ve nötr bir kavram olarak değil; farklı demokrasi tahayyüllerinin, farklı yurttaş özne anlayışlarının ve farklı teknoloji varsayımlarının kesiştiği çoğul bir alan olarak düşünmemizi sağlar. 

Dahlberg’e göre dijital demokrasi tek bir model üzerinden anlaşılamaz. Aksine, bu alanda birbirinden farklı dört temel pozisyon ayırt edilebilir: liberal-bireyci (liberal-individualist), müzakereci (deliberative), karşı-kamular (counter-publics) ve otonomist Marksist (autonomist Marxist) pozisyonlar. Bu ayrım, dijital demokrasinin yalnızca teknolojik imkânlarla değil, aynı zamanda farklı demokrasi, yurttaşlık ve kamusallık anlayışlarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir.

Her yaklaşım farklı bir yurttaş/özneyi tanımlar ve bu tanımın sınırları içinde dijital demokrasiyi yorumlar. Liberal-bireyci yaklaşımda özne rasyonel, kendi çıkarını bilen ve tercih yapan bireydir. Müzakereci yaklaşımda özne, tartışma yoluyla kamusal akıl geliştiren bireydir. Karşı-kamular yaklaşımında özne, dışlanma ve adaletsizlik deneyiminden hareketle kolektif olarak örgütlenen birey/kamudur. Otonomist Marksist yaklaşımda ise özne, ağlar içinde ortak üretim yapan “çokluk”tur.

Burada önemli bir ayrım var: vatandaş hukuki bir statü olarak tekil olabilir, ama demokratik özne olarak tekil değildir. Yani pasaport, oy hakkı, yurttaşlık bağı açısından “vatandaş” bir kategori gibi görünür. Ama demokrasi teorisi açısından baktığımızda vatandaş her zaman yeniden tanımlanabilir. 

Dahlberg’in yaptığı şey de tam olarak bu: “Dijital demokrasi vatandaşı kimdir?” sorusunun tek cevabı yoktur. 

Mesela liberal-bireyci pozisyonda vatandaş daha çok “tercih bildiren birey”dir. Diyelim ki bir belediye sitesinde “Yeni park nereye yapılsın?” diye bir anket var. Vatandaş seçenekleri inceler, kendi çıkarına ya da tercihine en uygun olanı işaretler. Ya da bir çevrimiçi imza kampanyasına katılır, milletvekiline e-posta gönderir, bir uygulama üzerinden şikâyet oluşturur, çevrimiçi bağış yapar. Burada vatandaşın temel işlevi şudur: bilgi alır, tercih yapar, bu tercihi sisteme iletir. Dahlberg’in liberal-bireyci pozisyonda saydığı e-oylama, web geri bildirim sistemleri, dilekçeler, e-posta, çevrimiçi anketler gibi araçlar tam da bu mantığa oturur. 

Müzakereci pozisyonda ise vatandaş sadece “tercih bildiren” biri değildir; gerekçe sunan, başkasını dinleyen, fikrini tartışma içinde dönüştürebilen kişidir. Örneğin bir belediye, kentsel dönüşüm hakkında çevrimiçi bir forum açıyor olsun. Liberal-bireyci modelde vatandaş sadece “evet/hayır” diyebilir. Müzakereci modelde ise vatandaş şöyle konuşur: “Bu proje trafik yükünü artırır; şu mahallede yaşayan yaşlılar için erişim sorunu doğurur; alternatif olarak şu güzergâh düşünülmeli.” Başka biri buna itiraz eder, biri veri getirir, biri deneyimini paylaşır. Burada önemli olan sadece katılım değil, kamusal akıl yürütmedir. Yani vatandaş, kendi bireysel çıkarını doğrudan sisteme aktaran kişi olmaktan çıkıp, ortak mesele üzerine düşünen tartışmacı özneye dönüşür.

Karşı-kamular yaklaşımında vatandaş daha çatışmalı bir yerden konumlanır. Buradaki vatandaş, mevcut kamusal alanda sesi zaten eşit duyulan biri değildir. Dışlanmış, bastırılmış, temsil edilmemiş ya da görünmez kılınmış bir grubun parçası olarak ortaya çıkar. Mesela ana akım medyada yeterince yer bulamayan bir çevre hareketi, kadın örgütü, işçi grubu, mülteci dayanışma ağı ya da yerel hak mücadelesi dijital ortamda kendi kamusunu kurabilir. Yani alternatif medya ağları ve dışlanan grupların çevrimiçi örgütlenmeleri üzerinden tartıştığı şey tam olarak budur.

Otonomist Marksist pozisyonda ise vatandaş kavramı daha da değişir. Burada mesele yalnızca devlete talep iletmek ya da kamusal tartışmaya katılmak değildir. Kişiler dijital ağlar içinde ortak üretim, paylaşım ve müşterekler yaratırlar. Örneğin açık kaynak yazılım geliştirenler, Wikipedia benzeri ortak bilgi üretimine katılanlar, bağımsız medya kolektifleri, dosya paylaşım ağları, dayanışma ekonomisi ağları bu açıdan düşünülebilir. Buradaki özne tek tek bireylerden oluşsa da, asıl önemli olan onların birlikte oluşturduğu ağsal üretimdir. Yani vatandaş, klasik anlamda “devlete karşı hak talep eden birey” değil; merkezi otoriteden görece bağımsız biçimde ortak dünya kuran çokluğun parçasıdır. 

Dolayısıyla; dijital yönetişim, vatandaşı tek bir kullanıcı tipine indirgememeli, bu durumda politikacının aksiyonu sadece “bir uygulama yapalım, vatandaş katılsın” olmamalı. 

Daha derin mesele şu: Hangi vatandaşlık biçimini mümkün kılıyorum, hangisini dışarıda bırakıyorum?

Politikacının dijital yönetişimdeki görevi, vatandaşa dijital araçlarla ulaşmak değil; farklı vatandaşlık biçimlerinin demokratik olarak ortaya çıkabileceği dijital kamusal altyapıyı tasarlamalıdır....


Kaynak

Dahlberg, L. (2011). Re-constructing digital democracy: An outline of four ‘positions’. New media & society, 13(6), 855-872.