24 Ağustos 2026 Pazartesi

Barbiana School, Barbiana Okulu İtalya, Don Lorenzo Milani, Eleştirel Pedagoji

 Barbiana Öğrencilerinden Mektup, özgün adıyla Lettera a una professoressa (Bir Öğretmene Mektup), 1967 yılında İtalya’da yayımlanan ve dönemin eğitim sistemine yönelik güçlü bir eleştiri ortaya koyan kolektif bir metindir. Kitabın arkasındaki temel isim Don Lorenzo Milani’dir. Milani, Katolik bir rahip, eğitimci ve eleştirel pedagojinin önemli öncülerinden biridir.

Lorenzo Milani, 1923 yılında Floransa’da varlıklı ve kültürlü bir ailede doğdu. Gençlik yıllarında sanatla ilgilendi; daha sonra Katolikliğe yöneldi. 1954 yılında Milani, Floransa yakınlarındaki küçük ve yoksul bir dağ yerleşimi olan Barbiana’ya rahip olarak gönderildi. Barbiana oldukça izole bir bölgeydi ve burada yaşayan çocukların eğitim olanakları son derece sınırlıydı. Milani, özellikle devlet okulunda başarısız sayılan, sınıfta bırakılan ya da eğitim sisteminin dışında kalan köylü ve yoksul ailelerin çocuklarıyla çalışmaya başladı.

Barbiana bildiğimiz anlamda resmî ve kurumsallaşmış bir okul değildi. Küçük bir yerleşimde, sınırlı araçlarla başlayan bir öğrenme ortamıydı. Milani başlangıçta az sayıda öğrenciyle çalışıyor; öğrenciler okuyor, tartışıyor, yazıyor ve birbirlerine öğretiyorlardı. Bu küçük okul zaman içinde geleneksel eğitim sistemine yönelik çok daha kapsamlı bir eleştirinin doğduğu yer hâline geldi.

Barbiana Okulu’nun ikonik özelliklerinden biri öğrencilerin “başarılı” ve “başarısız” olarak nitelendirilmemesiydi.Milani’ye göre çocukların başlangıç koşulları eşit değilse, hepsine aynı biçimde davranmak gerçek anlamda eşitlik yaratmayacaktı.

Eğitimli ve varlıklı ailelerden gelen çocuklar okulun kullandığı dile, kültüre ve bilgi biçimlerine daha önceden aşina olabilirler. Evlerinde kitaplar, gazeteler, eğitimli yetişkinler ve geniş bir kelime dünyası bulunabilir. Ancak köylü ve işçi çocukları ise çoğu zaman aynı imkânlara sahip değildir. Buna rağmen bütün çocukları aynı sınava sokmak ve sonuçları üzerinden bazılarını başarılı, bazılarını başarısız ilan etmek, başlangıçtaki toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelmek anlamına gelir.

Barbiana’nın temel eleştirisi de bu noktada ortaya çıkar: Eşit olmayan koşullarda bulunan çocuklara aynı biçimde davranmak, eşitlik değildir. Dolayısıyla, Barbiana anlayışında öğretmenin görevi zaten başarılı olanları seçip ilerletmek değil, geride bırakılan öğrencilerin öğrenmesini mümkün kılacak yollar bulmaktı.

Barbiana pedagojisinde dil özel bir öneme sahipti. Bir işçinin işveren karşısında hakkını savunması, bir köylünün devlet kurumlarıyla ilişki kurabilmesi, bir vatandaşın siyasal bir mesele hakkında görüş bildirebilmesi ya da herhangi bir kişinin kendisine yöneltilen haksızlığa karşı çıkabilmesi için sözcüklere ihtiyacı vardır. Bu nedenle Barbiana’da dil bir anlamda güç ve özgürleşme aracı olarak görülür. 


Okulda gazetelerin okunması, güncel siyasal ve toplumsal meselelerin tartışılması ve mektup yazmaya büyük önem verilmesi de bununla ilişkilidir. Eğitimin amacı çocuğu  sınava hazırlamak değil, içinde yaşadığı dünyayı okuyabilen ve bu dünya hakkında söz söyleyebilen bir insan hâline getirmektir.


Barbiana Okulu’nu dönemin geleneksel eğitiminden ayıran bir diğer önemli özellik, öğrenmenin bireysel rekabet üzerine değil, kolektif ilerleme üzerine kurulmasıdır. Daha ileride olan öğrenciler daha geride olan öğrencilere yardımcı olur. Bir öğrencinin bir konuyu öğrenmesi yalnızca kendi kişisel başarısı olarak görülmez; bildiğini başkasına aktarabilmesi de öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

Bilgi, bu anlayış içinde kişinin sınavlarda başkalarını geçmek için biriktirdiği bireysel bir sermaye olmaktan çıkarak ortaklaşa üretilen ve paylaşılan bir kaynağa dönüşür.


Barbiana deneyiminin en önemli ürünlerinden biri 1967 yılında yayımlanan Barbiana Öğrencilerinden Mektup oldu. Metin Barbiana öğrencileri tarafından kolektif biçimde oluşturulmuştur. Öğrenciler ne söylemek istediklerini birlikte tartışmış, metni oluşturmuş, cümleleri tekrar tekrar gözden geçirmiş ve yeniden yazmışlardır. Dolayısıyla kitabın yazım biçimi de Barbiana’nın pedagojik anlayışını yansıtır. Bir kişinin diğerleri adına konuşması yerine, düşüncenin ortaklaşa oluşturulduğu bir süreç söz konusudur.

Bu açıdan Milani’nin rolü de önemlidir. Milani, öğrenciler hakkında konuşan kişi olmaktan çok, öğrencilerin kendi sözlerini oluşturabilecekleri koşulları yaratmaya çalışmıştır. Kitabın yazarı olarak öğrencilerin öne çıkarılması bilinçli bir tercihtir.

Mektup formu, eğitim sistemi içinde yeterince duyulmayan çocukların doğrudan söz almalarının ve kendilerini dışlayan sisteme seslenmelerinin aracıdır. Eğitim, insanları sıralamak ve elemek için değil, aralarındaki eşitsizlikleri azaltmak için kullanılmalıdır.

Barbiana Öğrencilerinden Mektup Mayıs 1967’de yayımlandı. Ancak Don Lorenzo Milani kitabın yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra, 26 Haziran 1967’de, henüz 44 yaşındayken hayatını kaybetti. Bu nedenle kitabın ilerleyen yıllarda yaratacağı geniş etkiyi büyük ölçüde göremedi.

Milani’nin ölümünün ardından Barbiana Okulu bir süre daha öğrenciler ve okul çevresindeki kişiler tarafından devam ettirilmeye çalışıldı. Ancak okul, Milani’den sonra başka bir öğretmenin yönetiminde kalıcı bir kuruma dönüşmedi ve 1968 yılında faaliyetlerine son verdi.

Barbiana Okulu’nun kapanması, Barbiana pedagojisinin sona ermesi anlamına gelmedi. Tam tersine, okul ortadan kalkarken düşünceleri daha geniş çevrelere yayılmaya başladı.


Barbiana Öğrencilerinden Mektup, 1960’ların sonlarında Avrupa’da yükselen öğrenci hareketleri ve eğitimde eşitlik tartışmalarıyla aynı dönemde yayımlandı. Kitap; eğitimde fırsat eşitliği, sınıfsal farklılıklar, sınıfta bırakma, öğretmenin sorumluluğu, dezavantajlı öğrencilerin eğitime erişimi ve okulun toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretmedeki rolü gibi konular üzerine yürütülen tartışmaların önemli referanslarından biri hâline geldi.

Bugün Barbiana’daki okulun ve Milani’nin yaşadığı mekânın izleri korunmaktadır. Mekân, Barbiana pedagojisinin tarihini ve okulda kullanılan materyalleri hatırlatan bir eğitim ve hafıza alanı hâline gelmiştir. Günümüzde halka açık bir okul müzesidir. 

Buraya giderseniz bana fotoğraf atmayı unutmayın; umarım ben sizden önce gidebilirim :) 



Referanslar

Barbiana Öğrencileri. (2012). Barbiana Öğrencilerinden Mektup (Z. Yıldırım, Çev.). İstanbul: Kaldıraç Yayınevi.

Ural, A., & Öztürk, A. (2020). Bir dönüşüm deneyimi: Öğretmenlerin eleştirel pedagoji çalışmalarından etkileniş durumları. Eleştirel Pedagoji, (66), 22–41.



30 Temmuz 2026 Perşembe

Yerel Demokrasi Etnografisi: Video Makale Kurgusu

Bu fikir aslında Dr. Annette Arlander’in Dear Olive Tree adlı video makalesini fark ettikten sonra oluştu. 

Arlander’in çalışmasında zeytin ağacıyla kurduğu yazı-beden dili iletişimindeki karşılaşma makalenin temel araştırma sorusunu oluşturuyordu.  

Evet bu bir sanat makalesiydi ancak disiplinler arası düşünebilme konusunda sanatı kamu yönetiminden ayırmasak mı sorusunu zordu zihnim. 

Arlander, 19 dakika boyunca zeytin ağacına mektup yazıyordu ve yazılı akademik anlatının sınırlarını aşarak görüntü, ses, mekân ve bedensel deneyim aracılığıyla başka türlü bir araştırmanın mümkün olabileceğini gösteriyordu.

Bu çalışma, yerel katılımı ve yerel demokrasiyi sahada daha iyi kavrayabilmemiz adına bir araç olarak konumlandırabilir miydi! 

Bence neden olmasın!

İnsanlar bir mahallenin çöp sorununu, sokak kirliliğini, parkların kullanımını veya geri dönüşüm uygulamalarını birlikte tartışırken literatürle desteklenmiş kamera bize ne gösterebilirdi? 

Kimin söz aldığı, hangi önerinin desteklendiği, hangi noktada itiraz edildiği, insanların fikirlerini ne zaman değiştirdiğini ve ortak kararın hangi gerilimler içinden çıktığını da kaydedebilir miydik?

Bireysel beden dilimizden toplumsal beden dilimize uzanan bir eşik ya da rol model bulabilir miydik?

Bilmiyorum.

Ama

Arlander’in sanatsal araştırmasından hareketle başlayan düşünce, zihnimde yuvarlandı yuvarlandı ve yerel bir problemin ciddi masa oyunu aracılığıyla ele alındığı katılımcı bir araştırma modeline dönüşebilir miydi, bir çatlak açabilir miydik ve bunları bir kameranın sözcelemesiyle izleyebilir miydik?

İlginç ve denemeye değer bir mesele! 

Bu fikri olgunlaştırdıkça nasıl yapabileceğimizi buraya notlarım. 

....

26 Temmuz 2026 Pazar

Pierre Bourdieu Bilimin Toplumsal Kullanımları

Önsöz

Bu kitabı okudukça, her bölüme ilişkin değerlendirmelerimi burada paylaşacağım. Bu nedenle incelediğiniz sayfada eserin tamamlanmış bir özetine henüz ulaşamayabilirsiniz. Özet denildiğinde çoğunlukla bir kitabın temel düşüncelerinin yoğunlaştırılmış biçimine ulaşmak anlaşılır. Ancak her araştırmacının mevcut çalışmaları kendi eleştirileri, önerileri ve bilgi birikimi çerçevesinde yeniden ele alması, aynı konuların farklı bakış açılarıyla yorumlanmasına imkân verebilir. Bu nedenle burada “özet”i eserin kısaltılmış bir versiyonu olarak düşünmek yerine eserin benim düşünsel dünyam üzerinden yeni bir özet olarak konumlandırabilirsiniz. Çalışmayı da bu yaklaşımı göz önünde bulundurarak okumanızı rica ederim. Ancak burada amacım, okura belirli bir okuma biçimi dayatmak değil; bu çalışmanın hangi yorumlama çerçevesi içinde kaleme alındığını açıklamaktır. Dolayısıyla burada karşılaşacağınız özet, kitabın değişmez ve tarafsız bir izdüşümü olmaktan ziyade, belirli bir bakış noktasından gerçekleştirdiğim yeniden anlamlandırma denemesidir.

Sevgiler

Giriş

Eser, Heretik yayınlarının 4. baskısı ve Levent Ünsaldı'nın çeviri ve takdimiyle ilerlemektedir. 

...

Farklı bir kalemden...

...

Alparslan Akarca’nın “Pierre Bourdieu: Bilimsel Alan ve Düşünümsel Yöntem” başlıklı kitap değerlendirmesinde ifade ettiği üzere, Bourdieu’nün düşünümsel metodolojiyi sosyal bilimlere dâhil etmesi, bilimi hem sosyolojik bağlamda hem de kendi üretim koşulları, kurumları ve işleyişi üzerine de düşünmeye yöneltmektedir. Bu yaklaşımda teori ve pratik birbirinden ayrı süreçler olarak ele alınmamakta; aksine birbirini karşılıklı olarak etkileyen ve birbirinden ayrı düşünülemeyen süreçler olarak değerlendirilmektedir. Bilimsel alanda ortaya çıkan habitus, Bourdieu’nün “cüppe aristokrasisi” olarak ifade ettiği akademik seçkinlerin yeniden üretilmesi ya da dönüşümüyle sınırlı değildir. Habitus bilimsel alanda yerleşik hâle gelen kuralların, kabullerin ve ortodoksinin bilim üzerinde kurduğu tahakkümün anlaşılmasına da imkân vermektedir. Bilimsel alanın içinde iki farklı güç birikebilir. Birincisi, araştırmalar ve bilimsel yetkinlik yoluyla kazanılan özgül bilimsel itibar; ikincisi makamlar, yöneticilikler, atamalar ve kurumsal yetkiler yoluyla kazanılan bürokratik veya siyasal güçtür. Bu iki güç, her zaman aynı kişide bulunmaz ve kurumsal siyasal gücün bazen bilimsel yetkinliğin önüne geçmesi söz konusudur.

...

Bu kısa değerlendirme sonrasında eseri okudukça birikimli olarak ilerleyeceğimiz bölümlere bakalım ve metni derinlemesine açalım istiyorum. 

...

Takdim 

----Bourdieu’nün bilimsel alana ilişkin yaklaşımı, bilimsel bilginin kendi içine kapalı, toplumsal ilişkilerden ve mücadelelerden bağımsız bir dünyada üretildiği düşüncesine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir. Merton’un bilim sosyolojisi, bilgi sosyolojisiyle olan bağı zayıflatarak bilimsel bilginin içeriğini büyük ölçüde inceleme alanının dışında bırakmış; böylece bilim dünyasını, kendi kuralları ve değerleri doğrultusunda işleyen, bilim insanlarına özgü büyülü ve ayrıcalıklı bir alan gibi ele almıştır. Hatta Merton'un "bilimsel cemaati" Alice'in Harikalar Diyarı gibidir'.. şeklinde ifade ediliyor. --- 

Bourdieu’nün müdahalesi, Alice’in “Hiç de kuralına göre oynamıyorlar” itirazına benzer bir sorgulama içerir. Sorun yalnızca bilimsel dünyanın dışarıdan bakıldığında kapalı ve anlaşılmaz görünmesi değildir; asıl sorun, bu dünyanın hangi kurallarla işlediğinin, kuralları kimlerin belirlediğinin ve bilimsel otoritenin kimler tarafından temsil edildiğinin sorgulanmadan bırakılmasıdır. Bourdieu, bilimin büyüsünü bozarak bilimsel bilginin ardındaki toplumsal ilişkileri görünür kılmaya çalışır; fakat bunu bilimi değersizleştirmek için değil, bilimsel aklın hangi koşullarda daha özerk, eleştirel ve evrensel hâle gelebileceğini sorgulamak amacıyla yapar.

Kafka’nın Bir Köpeğin Araştırmaları adlı anlatısında da benzer biçimde, bilimsel bilginin yaşamın gerçek sorunlarından uzaklaşarak kendi yöntemleri, kavramları ve tartışmaları içinde kapanması eleştirilmektedir. Bourdieu, bilimsel alanın görünüşte en saf ve özerk hâlinde bile güç ilişkilerinden, çıkar çatışmalarından, iktidar mücadelelerinden ve meşruiyet arayışlarından bağımsız olmadığını göstermektedir. Bilimsel bilgi, toplumsal mücadelelerin dışında üretilen tarafsız ve kendiliğinden bir hakikat değil; bilimsel otoritenin, meşruiyetin ve özgül bilimsel sermayenin dağılımı etrafında şekillenen toplumsal bir alanın ürünüdür. Bourdieu açısından, aklın ilerlemesine yönelik harcanan çabalar, bilimsel otorite, konum-iktidar mücadeleleri, alanda yer tutmaya yönelik harcanan çabalardan daha esaslıdır. 

...

 










23 Temmuz 2026 Perşembe

Nazım'ın Ferhad & Şirin Oyunundaki "Temiz Su" Söylemine Disiplinler Arası Bir Bakış

Nâzım Hikmet’in Ferhad ile Şirin adlı tiyatro oyunu, kökeni eski halk anlatılarına dayanan Ferhad ile Şirin aşkını yeniden yorumlar. Oyunda Mehmene Banu, kız kardeşi Şirin’e kavuşmak isteyen nakkaş Ferhad’dan şehre su getirmesini ve bunun için Demirdağ’ı delmesini ister. Başlangıçta yerine getirilmesi neredeyse imkânsız görünen bu görev, Ferhad’ın aşkını sınayan bir koşul olarak ortaya çıkar. 

Ancak şehrin temiz suya ulaşamaması, halkın kirli çeşme sularını kullanmak zorunda kalması, salgın hastalıkların yayılması ve saray çevresinin daha sağlıklı su kaynaklarından yararlanması, dağın delinmesini aşk mücadelesini toplumsal bir eşiğe taşır. 

Oyundaki esas dönüşüm, Mehmene Banu’nun koşulundan vazgeçmesine ve Ferhad’a Şirin’le birlikte gitme imkânı tanımasına rağmen Ferhad’ın dağı delmeyi bırakmamasıyla belirginleşir. 

Böylece başlangıçta sevgiliye kavuşmanın aracı olan çalışma, Ferhad’ın bilinçli olarak üstlendiği kamusal bir sorumluluğa dönüşür. Ferhad, Şirin’e duyduğu bireysel sevgi ile halka karşı sorumluluğu arasında basit bir tercih yapamaz; bireysel mutluluğun, halk temiz suya kavuşmadan tamamlanamayacağını düşünür.

Ferhad’ın Şirin’e duyduğu aşk, zamanla, şehre temiz getirerek insanları ölümden kurtarmak ideali ile genişler. Yazar bu düşüncesini, eseri yazış sürecinde kaleme aldığı bir mektupta, “Mesele tek bir insana duyulan aşkla insanlığa, insanlığın hayrına karşı duyulan aşkın mücadelesi değil, bir vahdet teşkil etmeleri” sözleriyle vurgular (Tunçel, 2020). 

Nâzım Hikmet, geleneksel anlatıdaki aşk uğruna çekilen çileyi toplum için sürdürülen emeğe dönüştürürken, romantik kahraman Ferhad’ı da temiz suyu, ortak yararı ve toplumsal sorumluluğu önceleyen kolektif bir kahraman olarak yeniden kurgular. 

Oyunun kemiğinde üç perdeyi şöyle okuyabiliriz;

birincisi, dağı delmek, sevgiliye ulaşmanın şartıdır

ikincisi, temiz su, Ferhad’ın emeği, toplumsal bir ideale dönüşür

üçüncüsü, Şirin’e kavuşma imkânı doğsa bile halk susuzken bireysel mutluluk mutluluktan sayılmaz 

Dolayısıyla burada biraz duralım yani metnin aşk kısmında değil; su'ya erişim meselesinde; 

Ferhad Demirdağ'a varınca anlam değişir. Yani en başında bu dağ, fiziksel bir engeldi, zamanla kirli suyun yarattığı olumsuz dışsallığın önüne geçebilecek ve temiz su sunacak yaşamsal bir kaynağa dönüştü. 

Ferhad, kamusal altyapıyı emeği sunan bir özne, hatta yönetici sınıfın yerine getirmediği temel bir hizmeti üstlenen kamusal hizmet üreticisi hâline gelir. Aslında mesele, şehre yeni bir su hattı açmak da değil, temiz su var ancak Demirdağ’ın çok ötesinde... Bu su, sarayın erişimine açık, sorun doğal bir kıtlık değil su kaynağının eşit olmayan dağılımıdır

Böyle bir aksta,

Ferhad dağı delmeye devam ederken Şirin onuncu yılın sonunda onun yanına gelir ve "hadi gidelim buralardan" der. Ancak Ferhad, Şirin’e duyduğu sevgi ile insanlara karşı sorumluluğunu birbirinden ayıramaz ve halk henüz suya kavuşmamışken başladığı işi yarım bırakamayacağını söyler. 

Şirin önce bu karar karşısında kırılıp alınganlık gösterse de sonunda Ferhad’ın tutumunu kabul eder ve onu beklemeye karar verir. Böylece oyun, sevgililerin kavuşması ya da ölümüyle değil, belirsiz bir süre için ayrılmalarıyla sona erer. Çeşmelerden henüz su akmaz; halk ise umut ve hayranlıkla Ferhad’ın dağa vuran gürzünün (kuvvetli ve sesli darbeler - vuruşlar- sesler) sesini dinlemeyi sürdürür. 

Bu açık uçlu son, bireysel aşkın ortadan kalkmadığını, ancak toplumsal sorumlulukla yeniden anlamlandırıldığını gösterir.

....

Her açıdan değerlendirilmeye ihtiyaç duyan bir eser... 

Kaynaklar ve Alternatif Okuma Kaynakları

Nazım Hikmet, (1965). Ferhad ile Şirin, De Yayınevi (Birinci Baskı).

Tunç, G. (2006). Çağdaş Mesnevinin Peşinde (Master's thesis, Bilkent Universitesi,Turkey)

Tunçel, A. U. (2020). Samed Vurgun'un 'Ferhad ve Şirin' Oyunu ile Nazım Hikmet'in 'Ferhad ile Şirin' Oyunu Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme, Folklor Edebiyat Dergisi 26 (104), 883-906.



14 Temmuz 2026 Salı

"Bir Köy Öğretmeni" Bilimsel Araştırma Yöntemleri Dersi İçin Yeni Bir Soluk Olabilir mi?

Kafka’nın “Bir Köy Öğretmeni” adlı öyküsünde, bir köyde olağanüstü büyüklükte bir köstebek görüldüğü iddia edilir. Köy öğretmeni bu olayı araştırır ve bulgularını yayımlayarak bilim çevrelerinin dikkatini çekmeye çalışır; ancak ciddiye alınmaz. Daha sonra anlatıcı da olayı araştırıp öğretmeni desteklemek ister, fakat aralarında keşfin sahipliği, tanınma ve güvenilirlik konusunda bir çatışma doğar. Öykü, dev köstebeğin gerçekten var olup olmadığından çok, bir bilginin kim tarafından üretildiği, kimin sözüne inanıldığı ve bilimsel otoritenin nasıl işlediği üzerinde durur.

Öyküde yer alan köstebeğin kendisine doğrudan erişemeyiz. Onu , öğretmenin ve anlatıcının aktardıkları aracılığıyla tanırız. Üstelik anlatıcının verdiği bilgiler de kesin değildir. Öğretmen, köstebeği iki metre uzunluğunda olduğunu söyler, fakat köstebeğin gerçek boyutunu açıklamaz.

Köstebek toprağın altında yaşayan, kendisini doğrudan göstermeyen; varlığı çoğunlukla açtığı tünellerden ve bıraktığı toprak yığınlarından anlaşılan bir hayvandır. Bu nedenle gerçekliğin simgesi olmaya uygundur: gerçek, toprağın altında kalır ve biz onu izler üzerinden takip ederiz, onun üzerine konuştuklarımız ise köstebeği - yani varlığı -  gerçeği daha da örtebilir.

Kafka, öyküde, dev köstebeğin gerçekten ne olduğunu anlatmaktan çok, bir gerçekliğin tanıklıklar, metinler, bilimsel otoriteler, kişisel çıkarlar ve tanınma mücadeleleri içinde nasıl gözden kaybolduğunu fark ettirir.

Dolayısıyla Kafka'nın metni bu yönüyle görünür kılması konusunda "to make a mountain out of a molehill" küçük şeyleri abartarak önemli bir mesele - konu haline getirme tekniği kullanıp kullanmadığı tartışmalıdır.

Öykünün bilim felsefesi açısından düşüneceğimiz kısmı; 

1. Gözlem ile bilimsel gerçekler arasında mesafe üzerinden;  Köstebeğin gerçekten var olup olmadığı kadar, onu kimin gördüğü ve kimin anlattığı önem kazanır. Köylülerin tanıklıkları, öğretmenin emeği ve yerel bilgi, bilimsel kurumların onayından geçmediği sürece “söylenti” düzeyinde kalmaktadır.

2. Kurumsal bilim ve bireysel araştırmacı arasındaki denge; Öğretmenin kişisel inancı ve gözlemleri, dev köstebeğin varlığını tartışmasız biçimde kanıtlamaya yetmez. Bununla birlikte bilimsel otoriteyi temsil eden kişiler de olayı araştırmadan ve metinleri okumadan reddettikleri için güvenilir bir doğrulama mekanizması oluşturmazlar. Böylece hakikat, kişisel kesinlik ile kurumsal önyargı arasında askıda kalır.

3. Bilimsel bilgi, tanınma mücadelesinde nasıl konumlanır: Öğretmenin kendi adının keşifle birlikte anılmasına yönelik istek...

Bu üç temel mesele, Kafka'nın bu öyküsü üzerinden daha detaylı irdelenebilir, ayrıca öykünün kurgusu "yazma" işiyle ilgilenenler için bir model sunmaktadır; dev köstebek aşamalı biçimde öyküden yavaş yavaş kayboluyor ve yerini anlatıcının niyetleri, öğretmenin kırgınlığı ve iki kişi arasındaki ilişki ve iletişim alıyor.

Müthiş!


Kaynaklar

Franz Kafka, 2019, Köy Öğretmeni, Koridor Yayınları

Oliver Tearle, A Summary and Analysis of Franz Kafka's "The Village Schoolmaster" https://interestingliterature.com/2022/05/franz-kafka-village-schoolmaster-summary-analysis/ 

Sarı, A., & Dağabakan, D. (2020). Franz Kafka’nın Eserlerinde Hayvan İzleği.



8 Temmuz 2026 Çarşamba

İzmir Vision Scenario Lab Urban AI, Digital Twins, and Democracy

A few days ago, I received an email with this subject line; I was already following the process, so I was pleased to see it. My pleasure is actually about rethinking cities through the perspective of democracy and artificial intelligence.

Actually, you could have found this news by browsing the internet. However, given the purpose of my website, it is important that these current events are discussed in academic lectures and serve subject matter for theses, articles etc..

Let's get to the topic!

In İzmir’s long-term future planning -that is, for 2074- the transformation of digital twins and AI-powered city models into participatory tools is on the agenda.

In here planning is not just a closed-off tool used by experts and technical institutions. It also creates a space where citizens can understand, question, and participate in decision-making processes about the future.

The Izmir Planning Agency and Play the City are developing a platform called the Vision 2074 Scenario Lab. The platform, pioneered by expert Dr. Ekim Tan, will facilitate discussions on how Izmir might transform over the next 50 years in areas such as housing, water, agriculture, transportation, ecology, disaster resilience, migration, and public spaces.

There is a deeper experience here than a classic strategic plan. Here, citizens discuss different scenarios, priorities, and conflicting interests in a gamified/participatory environment; local knowledge is incorporated into planning processes; and artificial intelligence is used not as a decision-making authority but as a tool to support collective thinking. 

Here, of course, we see a turning point: municipalities are turning away from traditional models of participation in local democracy toward more dynamic and different models ....at least that’s the case in Izmir.

....

Some topics where we can examine such a recent experience from an academic perspective include:

Examining it as a serious game/scenario laboratory

Examining it as a political-economic critique of the digital twin

Examining it as an impact assessment 


For more details, you can refer to the following sources:

https://vizyon2074izmir.gamesforcities.com/home/

https://www.linkedin.com/pulse/need-participatory-digital-twins-izmirs-vizyon-2074-who-ekim-tan-phd-bnn1e/?trackingId=7hNNRpgYSey%2F3iII2lZkgg%3D%3D 

https://www.playthecity.eu/https://www.playthecity.eu/ 








28 Haziran 2026 Pazar

Kurumsuzlaştırma - NAL -


"....korkular sarar içini

senin ve onların

nedendir doğmamış

beyne olan sorular

yaşanmış ölünün 

doğduğu mezarlıkta

ıslanmıştır toprakları...."


Cemal Dindar tarafından hazırlanan Nal: Bir Akıl Hastanesinin Hatıra Defteri, ilk kez 2007 yılında Telos Yayınları tarafından yayımlanan; Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin hafızasından, hasta yazılarından, şiirlerinden ve kurum içi tanıklıklardan beslenen çarpıcı bir derlemedir. Cemal Dindar'a göre burası "canlı bir şiir ortamı"dır. 

Kitabın adı da bu hafızanın sertliğini daha baştan hissettirir: “NAL”, psikiyatri aciline getirilen hastalara belirli dozlarda uygulanan üç ilacın adlarının baş harflerinden oluşuyor. Bu enjeksiyon pratiğinin bazı kliniklerde “nallamak” gibi insanı nesneleştiren bir ifadeyle anılması, psikiyatri kurumunun dili, iktidarı ve şiddeti üzerine de düşünmeye çağırdığını gösterir. 

Kitabın ilk sayfası güçlü bir imgeyle açılır: Bir baba ve kız resmi. Aklını yitirmiş gibi görünen kıza babası donuk ve tepkisiz bakar; ya fotoğraf karesi siyah beyaz olduğu için tüm duygular silikleşmiştir ya da eşitlenmiştir. O kısma net bir anlam veremedim. Kitabın sonunda ise hastalara “Cennet nedir?” diye sorulur ve verilen cevaplar, metnin bütün politik anlamını açığa çıkarır: Cennet hürriyettir, cennet haktır. Böylece akıl hastaları, sahip olamadıkları şeyi en temel arzu olarak dile getirirler. Onlar için cennet, soyut bir öte dünya vaadi değil; haksızlığın olmadığı, özgürlüğün ve hakkın tanındığı bir yaşam ihtimalidir.

Görsel: Baba ve Kız

Kaynak: NAL, 2013

Kitap, akıl hastanesinin içinden derlenmiş şiirler, denemeler, mektuplar ile dönemin politik yansımalarını da kaydeder. Örneğin hukuk öğrencisi B. U., 1965 tarihli şiirinde “...babamın ahbabıyla kendim geldim, ihtilal bu işte” der.

Bu politik iz, kitapta 1960 ihtilal göndermeleriyle sınırlı kalmaz; dönemin siyasal aktörleri de hastane güncesinin içine girer. Adalet Partisi hükümetlerinde sağlık bakanlığı yapan Vedat Ali Özkan’ın Bakırköy’e ani gelişleri, hastaların şiirlerine konu olur: “Cevdet Sunay’dan sonra ve Demirel’den sonra şimdi de Bakırköy’e geldi, jet bakanımız...”. Kitabın sonundaki haber arşivlerinde yer alan Vedat Ali Özkan’ın “ruh sağlığını ilaçtan çok ibadet iyi eder” sözü, akıl hastanesinin dönemin siyasal atmosferinden bağımsız, dışarıda kalmış bir mekân olmadığını, sağlık anlayışında tıbbi, ahlaki ve dinsel söylemlerin içe içeliği görülebilir.

Hastanenin siyasal ve kurumsal niteliği, bazı hastaların mekânı tarif etme biçimlerinde daha da sertleşir. R. T. B. adlı hasta, Bakırköy’ü Nazi Almanyası’nın Bergen-Belsen kampına benzeterek şöyle der: “...Alman Bergen Belsen kampına benzeyen bu hastanede uyumak, yemek yemek ve şahsiyetini korumanın, hatta oturarak dahi kafa dinlemenin imkânı yoktur.”

1980 sonrasında neoliberal politikalarla birlikte akıl hastanelerinde hasta sayısını azaltmaya, yatış sürelerini kısaltmaya ve ayakta tedavi hizmetlerini geliştirmeye dönük bir yönelim vardır. Ancak hastane dışındaki sosyal destek, barınma ve toplum temelli bakım mekanizmaları yeterince güçlenmediğinde, kurumsuzlaştırma sonrasındaki bakım yükü ve maliyetleri aileye, topluma, sokağa ve piyasaya devredilir...

Nal’ı bugünden okuyunca şu soruyu sordum: Kurumsuzlaştırma süreci, bakım yükünü ve maliyetlerini kamu kurumları, hanehalkları, toplum ve piyasa arasında nasıl yeniden dağıtmıştır?

Kaynak

Cemal Dindar, (2013), Bir Akıl Hastanesinin Hatıra Defteri NAL, Dip-Dil Dizisi, Telos Yayınevi, İstanbul.


25 Haziran 2026 Perşembe

Yerel'i Oynamak

Gündelik hayatta “ciddi” kabul ettiğimiz meseleleri çoğu zaman oyunun dışında düşünürüz. Siyaset ciddi bir iştir, kent planlaması ciddi bir iştir, yerel yönetim kararları ciddi bir iştir. Oyun ise sanki bu alanların uzağında, daha çok boş zamanla, eğlenceyle ya da çocuklukla ilişkilendirilir. Oysa oyun, insan topluluklarının en eski birlikte yaşama pratiklerinden biridir. Hatta Johan Huizinga'ya göre kültürden de eskidir...

Oyunlar, ciddi sorunları konuşabilmek için güvenli, kurallı ve deneyimsel bir alan açabilir. İnsanların doğrudan söylemekte zorlandığı fikirler, bir rolün ya da senaryonun içinden daha rahat ifade edilebilir. Farklı aktörlerin çıkarları, kaygıları ve öncelikleri oyun masasında görünür hâle gelebilir.

Bugün yerel katılımın en önemli sorunlarından biri de bu: İnsanların konuşacak kanallara sahip olması; konuşabileceklerine, dinleneceklerine ve dikkate alınacaklarına da inanmaları gerekir. “Zaten bir şey değişmez”, “fikrim önemsenmez”, “yanlış anlaşılırım” ya da “yargılanırım” duygusu, yerel demokrasinin görünmeyen engellerini oluşturur.

Ciddi masa oyunları bu noktada yeni bir imkân sunabilir; dolayısıyla bu görüş makalesini de tam da bu sebeple kaleme aldım. 

Ciddi Masa Oyunları

Ciddi masa oyunları, ilk bakışta çelişkili görünen iki alanı bir araya getirir: oyun ve kamusal meseleler. Buradaki amaç eğlenmek değildir. Ciddi oyunlar; bir sorun etrafında farklı aktörleri buluşturan, onları belirli roller, kurallar ve senaryolar içinde düşünmeye, tartışmaya ve birlikte karar üretmeye yönelten araçlardır. Bu nedenle ciddi masa oyunları, özellikle kent planlaması, çevre yönetimi, yerel katılım, kamusal hizmetler ve ortak kaynakların kullanımı gibi alanlarda giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Bir masa etrafında bir araya gelen katılımcılar, çoğu zaman kendi gündelik kimliklerinden çıkarak bir rol üstlenir: belediye temsilcisi, kent sakini, uzman, yatırımcı, sivil toplum temsilcisi ya da başka bir yerel aktör... Böylece katılımcılar, kendi rollerindeki yerel kamusal mal ve hizmetlere yönelik talebine odaklanmışken başkasının önceliğini ve kaygısını da düşünmek zorunda kalır. Oyun masası, kamusal sorunların daha güvenli, daha görünür ve daha tartışılabilir hâle geldiği deneyimsel bir müzakere alanına dönüşür.

Ciddi Masa Oyunu Kartları


Kaynak: Alexis Şanal, Open Urban Practice

Örneğin “Ağaçlar” başlıklı bir oyun kartı, mahalledeki ağaç varlığının tespit edilmesi, mevcut ağaçların gelişim durumlarının ve sorunlarının izlenmesi, ekolojik açıdan uygun yeni ağaç türlerinin belirlenmesi ve asfalt yüzeylerden kaynaklanan kentsel sıcaklık artışını azaltmaya yönelik bir ağaçlandırma politikasının geliştirilmesi amacını taşıyabilir.

Şimdi roller ve bu kart üzerinden minik bir senaryo okuyalım:

Bu senaryoda belediye temsilcisi, bütçe, bakım, sulama ve uygulama kapasitesi gibi kurumsal sınırları gündeme getirir. Örneğin belediye temsilcisi, “Mahallede ağaçlandırma ihtiyacını kabul ediyoruz; ancak hangi sokakların öncelikli olacağını, bakım maliyetlerini ve sulama altyapısını birlikte belirlememiz gerekiyor” diyerek yurttaşların talepleri ile belediyenin uygulama kapasitesi arasında bir denge kurmaya çalışır. Uzman rolündeki katılımcı ise iklim koşullarına uygun tür seçimi, ekolojik çeşitlilik, kök yapısı, su ihtiyacı ve uzun vadeli bakım gereklilikleri üzerinde durur. Uzman, “Hızlı büyüyen her tür bu mahalle için uygun olmayabilir; gölge sağlayan, az su isteyen ve kaldırım altyapısına zarar vermeyecek türleri birlikte seçmeliyiz” diyerek kısa vadeli beklentiler ile uzun vadeli ekolojik sürdürülebilirlik arasında bir müzakere zemini açar.

Sivil toplum temsilcisi, mahalle ölçeğinde katılımı, çevresel adaleti ve yeşil alan hakkını öne çıkarır. Bu aktör, “Ağaçlandırma yalnızca merkezi caddelerde değil, yaz aylarında en fazla ısınan, çocukların ve yaşlıların yoğun kullandığı sokaklarda da yapılmalı” diyerek kararın toplumsal ihtiyaçlara ve mekânsal eşitsizliklere göre de şekillenmesi gerektiğini savunur. Yurttaş rolündeki katılımcılar ise gölge ihtiyacı, yaya konforu, güvenlik, otopark kullanımı, alerji riski ve gündelik yaşam deneyimleri üzerinden tartışmaya katılır. Örneğin bir yurttaş, “Bizim sokakta yazın yürümek neredeyse imkânsız hâle geliyor; ancak ağaçların kaldırım geçişini daraltmaması ve düzenli budanması da önemli” diyerek hem yeşil alan talebini hem de gündelik kullanım kaygılarını aynı anda dile getirir.

Yatırımcı ya da yerel işletme temsilcileri ise maliyet, ticari hareketlilik, dükkân görünürlüğü, müşteri erişimi ve kamusal mekânın kullanım biçimleri üzerinde durabilir. Bu aktör, “Ağaçlandırma sokağı daha yaşanabilir ve çekici hâle getirebilir; fakat işletmelerin tabelalarının kapanmaması, servis ve teslimat alanlarının tamamen ortadan kalkmaması gerekir” diyerek ekonomik faaliyet ile kamusal-çevresel ihtiyaçlar arasında bir uzlaşma arar. Bu şekilde oyun masasında her rol, kendi önceliğini savunurken diğer aktörlerin gerekçelerini de dikkate almak zorunda kalır. Belediye temsilcisi bütçe ve uygulama kapasitesini, uzman ekolojik uygunluğu, sivil toplum temsilcisi adil erişimi, yurttaşlar gündelik yaşam deneyimini, yatırımcılar ise ekonomik kullanım biçimlerini tartışmaya dâhil eder.

Böylece “Ağaçlar” kartı, basit bir ağaç dikme önerisinin ötesine geçerek yerel kamusal hizmetlerin nasıl planlanacağına ilişkin çok aktörlü bir müzakere alanı yaratır. 

....

Türkiye’de ciddi oyun deneyimleri henüz yaygın değildir; ancak özellikle İstanbul ve İzmir’de dikkat çekici örnekler ortaya çıkmıştır. İstanbul’da “Play Marmara Sea”, Marmara Denizi’nde müsilaj sorununun yarattığı çevresel ve yönetsel dışsallıkları tartışmak için geliştirilmiş öncü bir ciddi oyun deneyimi olarak öne çıkar. Bu oyun; yerel yöneticileri, merkezi idareyi, sivil toplum kuruluşlarını, akademisyenleri ve özel sektörü aynı sorun etrafında buluşturarak çözüm arayışını daha katılımcı, adil ve çevre dostu biçimde düşünmeye açmıştır.

İzmir’de ise “Mobilite Oyunu: İzmir Fuarı 2023”, fuar alanının daha sürdürülebilir ve kapsayıcı geleceğini tartışmaya açarken; “Play Accessible Community Game” gençleri ve üniversite öğrencilerini bir araya getirerek Gaziemir çevresinde erişilebilir ulaşım, güvenli buluşma alanları, yaya bağlantıları ve paylaşımlı hareketlilik gibi konular üzerine ortak düşünme imkânı sunmuştur.

Türkiye’deki ciddi oyun deneyimleri daha çok çevre, ulaşım ve kamusal alan konularında yoğunlaşırken, uluslararası örneklerde tema çeşitliliği daha geniştir. Konut krizinin çözümü, doğal afetlere hazırlık, kent planlaması, göç ve kültürel adaptasyon, ulaşım, sanayi bölgelerinin iyileştirilmesi ve nehir kıyılarının yeniden kamusal kullanıma açılması gibi başlıklar ciddi oyunların uygulandığı alanlar arasında yer almaktadır. Bu çeşitlilik, ciddi oyunların belirli bir konuya özgü olmadığını; aksine farklı kamusal sorunları tartışmaya açabilecek esnek ve yaratıcı bir katılım aracı olduğunu göstermektedir.

Sonuç & Öneri 

Bu oyunlar, belediyeler açısından yerel sorunları vatandaşlarla birlikte tartışmaya açabilecek tamamlayıcı bir demokrasi aracı olabilir mi; Türkiye sahası için araştırılabilir.

Yerel yönetimler bu alanı, hem kurumsal kapasitelerini geliştirmek hem de üniversite-yerel yönetim iş birliği çerçevesinde yeni katılım modelleri üretmek için değerlendirebilir; araştırmacılar için pilot birim olabilir. 

Ayrıca ciddi masa oyunları, deneyimsel bir metodoloji olarak da incelenebilir. Katılımcıların oyun sürecinde farklı rolleri nasıl deneyimlediğini, yerel sorunları nasıl tartıştığını ve ortak karar üretme süreçlerine nasıl dâhil olduğunu görmek için saha araştırmaları önerilebilir. Uygulamalı eylem araştırmaları, fenomenolojik yaklaşımlar ve katılımcı gözlem bu konuda uygun yöntemsel çerçeveler sunabilir.

E hadi yerel'i oynayalım!

Kaynak:

Atalay, G. (2026). Yerel Katılımda Engelleri Aşmak: Ciddi Masa Oyunu Deneyimi, Publicus, Sayı 5. 











7 Haziran 2026 Pazar

Sembolik Sınırlar & Kurumsal İtibar

Geçtiğimiz günlerde, kurumsal bir çatı altında çalışan bir akademisyen, araştırma alanları ve akademik üretimleri bakımından benzer niteliklere sahip iki araştırmacıyla gerçekleşen bir etkileşimde farklı hitap biçimleri kullandı; X Üniversitesi’nin X biriminde kadrolu olarak görev yapan araştırmacıya “hocam” diye hitap ederken, kurumsal kadroya bağlı olmayan bağımsız araştırmacıya adıyla seslendi.

Bana kalırsa “hocam” hitabı nezaketin ötesinde bir alt mesaj veriyordu; "senin kurumsal rolünü tanıyorum ve akademik hiyerarşi içinde görüyorum, bizdensin bu yüzden hocam diyorum."

bir diğer alt mesaj ise; "ben başkalarının bilgi düzeyini, akademik üretimini, yöntem bilgisini veya entelektüel kapasitesini tek tek değerlendiremem. Bu yüzden kısa yollara başvururum ve bir kurumda çalışmıyorsan en kestirme sosyal yol, adını kullanmak olacaktır bu yüzden sana isminle hitap ediyorum."

Bu durumda söz konusu kişi, ismiyle hitap ettiği kişinin akademik niteliğini reddetmiyor, sadece aynı kurumsal akademik statüyü ona vermiyor; bu hem sosyolojik hem kurumsal bir detay ve literatürle de uyumlu bir davranış modeli zaten...

Yani, bu durum sembolik sınır çizme olarak okunabilir. Kurum içinde yer alan kişi “akademik cemaatin parçası” olarak içeri alınırken, kurum dışında kalan kişi akademik üretim yapıyor olsa bile daha belirsiz bir kategoriye yerleştiriliyor. 

Kurumlar, güçlüdür; modern toplumda meşruiyet dağıtan, aidiyet kazandıran, işsizliği azaltan, hak ve imkânlar sunan örgütlerdir dolayısıyla çevrelerine “biz tanınmış, düzenli, güvenilir ve meşru bir yapıyız” mesajı verir ve burada kurumun itibarı kişiye aktarılır. Kurum dışında kalanlar ise dışlanır...

Bu, açık ve bilinçli bir dışlama olmak zorunda da değil; çoğu zaman gündelik hayatın otomatik sınıflandırmalarıyla kendisine yol bulmuş yanıtları da olabilir... Ki zaten kurumların sunduğu sunduğu güven ve belli standartları görmezden gelemeyiz,

nihayetinde görürüz ki herhangi bir saygınlığı hak etmek için 

-kişinin- sahip olduğu bilgi ya da akademik emek tek başına yeterli olmaz; 

bu emeğin tanınabilir, kurum tarafından ödünç verilebilir sembolik sermayeye dönüşmesi gerekmektedir...

..

diye düşünmekteyim.


Alternatif Okuma Kaynağı

Pierre Bourdıeu, 2014, Simgesel Sermaye ve Toplumsal Sınıflar, (çeviren Nazlı Ökten) Cogito Dergisi, Sayı 76, 192-203. 


4 Haziran 2026 Perşembe

Dijital Demokrasinin Yeniden İnşası: Dört “Pozisyon”un Ana Hatları

Dahlberg’in 2011’de önerdiği dört dijital demokrasi pozisyonu, dijital demokrasiyi tekil ve nötr bir kavram olarak değil; farklı demokrasi tahayyüllerinin, farklı yurttaş özne anlayışlarının ve farklı teknoloji varsayımlarının kesiştiği çoğul bir alan olarak düşünmemizi sağlar. 

Dahlberg’e göre dijital demokrasi tek bir model üzerinden anlaşılamaz. Aksine, bu alanda birbirinden farklı dört temel pozisyon ayırt edilebilir: liberal-bireyci (liberal-individualist), müzakereci (deliberative), karşı-kamular (counter-publics) ve otonomist Marksist (autonomist Marxist) pozisyonlar. Bu ayrım, dijital demokrasinin yalnızca teknolojik imkânlarla değil, aynı zamanda farklı demokrasi, yurttaşlık ve kamusallık anlayışlarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir.

Her yaklaşım farklı bir yurttaş/özneyi tanımlar ve bu tanımın sınırları içinde dijital demokrasiyi yorumlar. Liberal-bireyci yaklaşımda özne rasyonel, kendi çıkarını bilen ve tercih yapan bireydir. Müzakereci yaklaşımda özne, tartışma yoluyla kamusal akıl geliştiren bireydir. Karşı-kamular yaklaşımında özne, dışlanma ve adaletsizlik deneyiminden hareketle kolektif olarak örgütlenen birey/kamudur. Otonomist Marksist yaklaşımda ise özne, ağlar içinde ortak üretim yapan “çokluk”tur.

Burada önemli bir ayrım var: vatandaş hukuki bir statü olarak tekil olabilir, ama demokratik özne olarak tekil değildir. Yani pasaport, oy hakkı, yurttaşlık bağı açısından “vatandaş” bir kategori gibi görünür. Ama demokrasi teorisi açısından baktığımızda vatandaş her zaman yeniden tanımlanabilir. 

Dahlberg’in yaptığı şey de tam olarak bu: “Dijital demokrasi vatandaşı kimdir?” sorusunun tek cevabı yoktur. 

Mesela liberal-bireyci pozisyonda vatandaş daha çok “tercih bildiren birey”dir. Diyelim ki bir belediye sitesinde “Yeni park nereye yapılsın?” diye bir anket var. Vatandaş seçenekleri inceler, kendi çıkarına ya da tercihine en uygun olanı işaretler. Ya da bir çevrimiçi imza kampanyasına katılır, milletvekiline e-posta gönderir, bir uygulama üzerinden şikâyet oluşturur, çevrimiçi bağış yapar. Burada vatandaşın temel işlevi şudur: bilgi alır, tercih yapar, bu tercihi sisteme iletir. Dahlberg’in liberal-bireyci pozisyonda saydığı e-oylama, web geri bildirim sistemleri, dilekçeler, e-posta, çevrimiçi anketler gibi araçlar tam da bu mantığa oturur. 

Müzakereci pozisyonda ise vatandaş sadece “tercih bildiren” biri değildir; gerekçe sunan, başkasını dinleyen, fikrini tartışma içinde dönüştürebilen kişidir. Örneğin bir belediye, kentsel dönüşüm hakkında çevrimiçi bir forum açıyor olsun. Liberal-bireyci modelde vatandaş sadece “evet/hayır” diyebilir. Müzakereci modelde ise vatandaş şöyle konuşur: “Bu proje trafik yükünü artırır; şu mahallede yaşayan yaşlılar için erişim sorunu doğurur; alternatif olarak şu güzergâh düşünülmeli.” Başka biri buna itiraz eder, biri veri getirir, biri deneyimini paylaşır. Burada önemli olan sadece katılım değil, kamusal akıl yürütmedir. Yani vatandaş, kendi bireysel çıkarını doğrudan sisteme aktaran kişi olmaktan çıkıp, ortak mesele üzerine düşünen tartışmacı özneye dönüşür.

Karşı-kamular yaklaşımında vatandaş daha çatışmalı bir yerden konumlanır. Buradaki vatandaş, mevcut kamusal alanda sesi zaten eşit duyulan biri değildir. Dışlanmış, bastırılmış, temsil edilmemiş ya da görünmez kılınmış bir grubun parçası olarak ortaya çıkar. Mesela ana akım medyada yeterince yer bulamayan bir çevre hareketi, kadın örgütü, işçi grubu, mülteci dayanışma ağı ya da yerel hak mücadelesi dijital ortamda kendi kamusunu kurabilir. Yani alternatif medya ağları ve dışlanan grupların çevrimiçi örgütlenmeleri üzerinden tartıştığı şey tam olarak budur.

Otonomist Marksist pozisyonda ise vatandaş kavramı daha da değişir. Burada mesele yalnızca devlete talep iletmek ya da kamusal tartışmaya katılmak değildir. Kişiler dijital ağlar içinde ortak üretim, paylaşım ve müşterekler yaratırlar. Örneğin açık kaynak yazılım geliştirenler, Wikipedia benzeri ortak bilgi üretimine katılanlar, bağımsız medya kolektifleri, dosya paylaşım ağları, dayanışma ekonomisi ağları bu açıdan düşünülebilir. Buradaki özne tek tek bireylerden oluşsa da, asıl önemli olan onların birlikte oluşturduğu ağsal üretimdir. Yani vatandaş, klasik anlamda “devlete karşı hak talep eden birey” değil; merkezi otoriteden görece bağımsız biçimde ortak dünya kuran çokluğun parçasıdır. 

Dolayısıyla; dijital yönetişim, vatandaşı tek bir kullanıcı tipine indirgememeli, bu durumda politikacının aksiyonu sadece “bir uygulama yapalım, vatandaş katılsın” olmamalı. 

Daha derin mesele şu: Hangi vatandaşlık biçimini mümkün kılıyorum, hangisini dışarıda bırakıyorum?

Politikacının dijital yönetişimdeki görevi, vatandaşa dijital araçlarla ulaşmak değil; farklı vatandaşlık biçimlerinin demokratik olarak ortaya çıkabileceği dijital kamusal altyapıyı tasarlamalıdır....


Kaynak

Dahlberg, L. (2011). Re-constructing digital democracy: An outline of four ‘positions’. New media & society, 13(6), 855-872.


Gulbenkian Komisyonu Sosyal Bilimleri Açın

1993 yılında Calouste Gulbenkian Vakfı’nın desteğiyle, Prof. Immanuel Wallerstein’in başkanlığında on bilim insanından oluşan bir komisyon kurulmuştur. Komisyon toplam on akademisyenden oluşmuş ve  altısının sosyal bilimler, ikisinin beşeri bilimler, ikisinin ise doğa bilimleri alanından geldiği görülür. Coğrafi açıdan ise komisyon Avrupa merkezli bir ağırlığa sahip olmakla birlikte, Latin Amerika ve Afrika’dan gelen akademisyenleri de bünyesinde barındırmıştır. 

Günümüzde bilimsel araştırma yöntemleri ya da derslerine baktığımızda ilk etapta karşımıza doğa bilimleri çıkar. Genel olarak felsefe ve doğa bilimleri arasında kesin bir ayrımın olmayışı dünyayı ve hakikati bütüncül olarak kavramamız konusunda da yardımcıydı. 

Ancak, 19. yüzyıla gelindiğinde bu bakış açısı değişti yani bilim, felsefe karşısında daha üstün bir konuma yerleşti ve “bilim” denildiğinde sadece doğa bilimleri anlaşıldı; insanı ve toplumu konu alan bilgi alanları ise çoğu zaman doğa bilimlerinin gerisinde kaldı. Ancak bu durum dünyanın içinde bulunduğu karmaşayı çözmek için yeterli ve geçerli bir bakış açısı sunmuyordu. 

Dolayısıyla doğa bilimlerinin felsefeyle ayrıştığı o odak noktaya baktığımızda şunu görürüz; 1945'e kadar Batı’da felsefenin toplumsal ve pratik sorunlara cevap üretmekte yetersiz kaldığı düşünülürken, doğa bilimleri sağladığı fayda, teknik ilerlemeye katkısı ve yöntemsel gücü sayesinde giderek daha ayrıcalıklı bir konuma yerleşir. Batı, hem kendi içindeki büyük dönüşümlerle hem de Batı dışı toplumlarla kurduğu ilişkiyle yeni sorunlarla karşı karşıyadır. Sanayi Devrimi’nin yarattığı toplumsal meseleler, Fransız Devrimi’nin siyasal sonuçları ve ulus-devletlerin yükselişi, Batı’nın kendi iç dünyasını anlamaya dönük yeni bilgi alanlarına ihtiyaç doğurmuştur. Bu ihtiyaç iktisat, sosyoloji ve siyaset bilimi gibi disiplinlerin ortaya çıkışında etkili olmuştur. Öte yandan Batı’nın sömürgecilik süreciyle karşılaştığı toplumları tanımlama ve sınıflandırma çabası da antropoloji ve oryantalizm gibi alanların gelişmesine zemin hazırlamıştır. Batı, teknolojik ve bürokratik açıdan kendisinden farklı gördüğü toplumları çoğu zaman “geri”, “tarihsiz” ya da tarihin belli bir aşamasında donmuş yapılar olarak değerlendirmiştir.

1945’e kadar sosyal bilimlerin gelişiminde temel mesele, Batı’nın karşı karşıya kaldığı toplumsal ve siyasal dönüşümleri anlama ihtiyacıdır. Sanayi Devrimi, Fransız Devrimi, ulus-devletlerin güçlenmesi ve Batı’nın Batı dışı toplumlarla kurduğu ilişki, yeni bilgi alanlarının doğmasına zemin hazırlamıştır. Sosyoloji daha çok Batı toplumlarının kendi iç sorunlarını; antropoloji ise Batı’nın “öteki” olarak gördüğü toplumları anlamlandırma çabasından beslenmiştir. Bu yönüyle sosyal bilimler önce sahada, toplumsal ve siyasal ihtiyaçların içinde şekillenmiş; ardından üniversitelerde kürsüler, ders programları, dergiler ve dernekler aracılığıyla kurumsal bir kimlik kazanmıştır. 

1945’te dünyanın belli başlı üniversitelerinde kurumsallaşmış ve doğa-insan bilimleri ise artık tamamen ayrışmıştı. Bu değişimi birkaç temel başlık altında düşünmek mümkündür. İlk olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika Birleşik Devletleri hem ekonomik hem de siyasal açıdan merkezi bir güç hâline gelir. Aynı dönemde sömürge sonrası toplumlar sahneye çıkar ve yeni ulus-devletler oluşmaya başlar. İkinci olarak, dünya nüfusunda ve üretim kapasitesinde büyük bir artış yaşanır. Üretim hızlanır, nüfus çoğalır ve toplumsal hayat daha karmaşık bir hâl alır. Üçüncü olarak ise üniversitelerin ve akademisyenlerin sayısı ciddi biçimde artar. Böylece sosyal bilimlerin hem çalışma alanı genişler hem de kendisini yeniden sorgulamasını gerektiren yeni sorunlar ortaya çıkar.

Tam da bu noktada temel soru belirginleşir: 19. yüzyılın koşullarında şekillenmiş sosyal bilimler, savaş sonrası dünyanın ve küreselleşen toplumların sorunlarını açıklamakta yeterli midir? Çünkü artık mesele yalnızca Batı toplumlarının iç dinamikleriyle sınırlı değildir. Kimlik, yerellik, çevre, küreselleşme, sömürge sonrası deneyimler ve ulus-devlet sınırlarını aşan problemler sosyal bilimlerin gündemine girmiştir.

Komisyona göre sosyal bilimlerin temel meselesi, disiplinlerin varlığı değil, bu disiplinlerin kendi sınırlarını aşılmaz duvarlar gibi kurmasıdır. Bu yüzden çözüm, sürekli yeni bölüm ve program adları üretmekte değil; farklı alanlardan gelen araştırmacıların aynı meseleler etrafında birlikte çalışabilecekleri daha esnek yapılar kurmaktadır.

Bu doğrultuda ilk öneri, üniversiteler içinde ya da üniversitelerle iş birliği hâlinde çalışan, belirli ve acil temalar etrafında bir araya gelen araştırma gruplarının yaygınlaştırılmasıdır. Bu grupların bir yıl ya da beş yıl gibi belirli sürelerle çalışması düşünülür. Böylece meseleler yalnızca tek bir disiplinin içinden değil; tarih, sosyoloji, iktisat, siyaset bilimi, antropoloji ve başka alanların ortak katkısıyla ele alınabilecektir. Özellikle bölge araştırmaları gibi örnekler, sosyal bilimlerde katı disiplin sınırlarının ne kadar yapay olduğunu zaten göstermiştir. Farklı alanların aynı konu etrafında buluşması, “tarih sosyolojisi” gibi disiplinler arası yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamış; sosyal bilim bilgisinin tek bir alana hapsedilemeyeceğini göstermiştir.

İkinci öneri, profesörlerin yalnızca tek bir bölümle sınırlı kalmaması, birden fazla bölümde görev almasının teşvik edilmesidir. Bu öneri, akademisyenlerin kendi disiplinlerinin alışkanlıkları içinde kapanmasını engellemeyi amaçlar. Çünkü sosyal bilimlerde sorun çoğu zaman yalnızca ne çalışıldığıyla değil, nereden bakıldığıyla ilgilidir. Bir sosyoloğun iktisatla, bir tarihçinin siyaset bilimiyle, bir antropoloğun felsefeyle temas etmesi; hem kullanılan kavramları hem de soruların biçimini dönüştürebilir. Böyle bir temas, disiplinlerin birbirini denetlediği ve zenginleştirdiği daha canlı bir akademik ortam oluşturabilir.

Üçüncü öneri ise doktora öğrencilerinin kendi alanları dışında da çalışma yapmalarının zorunlu hâle getirilmesidir. Bu öneri özellikle önemlidir; çünkü akademik düşünme biçimi büyük ölçüde doktora sürecinde şekillenir. Eğer araştırmacı en baştan yalnızca kendi disiplininin kavramlarıyla düşünmeye alışırsa, ileride başka alanlarla ilişki kurması da zorlaşır. Oysa farklı disiplinlerle temas eden bir doktora öğrencisi, hem kendi alanının sınırlarını daha iyi fark eder hem de sosyal gerçekliği daha geniş bir çerçevede kavrama imkânı bulur.

Bana göre Sosyal Bilimleri Açın, özellikle bilimsel araştırma yöntemleri derslerinde sosyal bilimler öğrencileri için temel bir metin olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu rapor, sosyal bilimlerin bugün kullandığı kavramların, yöntemlerin ve disiplin sınırlarının tarihsel olarak nasıl oluştuğunu görmemizi sağlar. Böylece öğrenci teknik olarak ezberletilen “araştırma nasıl yapılır?” sorusuna odaklanmakla kalmaz, “araştırma dediğimiz şey hangi bilgi geleneğinin içinden doğdu ve günümüze ulaştı?” sorusunu derinleştirerek içinde bulunduğu disipline katkı sunar...


            Kaynaklar

  • Çelik, A. A. (2023). Sosyal bilimlerin yeniden yapılanması konusunda bir kitap incelemesi: Gulbenkian Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın Raporu. OJCES, 1(2), 306-315. https://10.5281/zenodo.10429700
  • Enstitü Sosyal, "19. yüzyılda gelişen disiplinler ve teoriler ile bugünü okuyabilir miyiz? / Sosyal Bilimleri Açın", https://www.youtube.com/watch?v=-NX76mm5f-Q 
  • Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın, 2009, Metis Yayınları. 
  • Uğraş, Ö. S. (2019). Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 3(1), 125-130.

2 Haziran 2026 Salı

Yerleşimci Sömürgecilik Sonrası Belediyeler ve Yerli Yönetişimi: Kanada

Kanada, idari ve siyasal yapısı bakımından federal devlet, parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi özelliklerini birlikte taşıyan bir ülkedir. Federal düzeyde yasama yetkisi Parlamento tarafından kullanılırken, yürütme Başbakan ve kabine etrafında şekillenir; devlet başkanlığı ise anayasal monarşi çerçevesinde Kral ve onun Kanada’daki temsilcisi olan Genel Vali tarafından temsil edilir. Ülke, on eyalet ve üç bölgeden oluşmaktadır. Eyaletler anayasal yetkilere sahipken, bölgelerin yetkileri daha çok federal yönetim tarafından devredilen alanlar üzerinden tanımlanmaktadır. Bu yapıda belediyeler, federal anayasal düzen içinde ayrı bir yönetim kademesi olarak değil, eyaletlerin kurduğu ve yetkilendirdiği yerel yönetim birimleri olarak konumlanmaktadır. Bu nedenle Kanada’da belediyelerin görev, yetki, mali kaynak ve idari kapasiteleri eyaletten eyalete farklılık gösterebilir. Belediyeler, gündelik hayatı doğrudan etkileyen ulaşım, altyapı, imar, parklar, yerel güvenlik, sosyal hizmetler ve kamusal mekân yönetimi gibi alanlarda yurttaşa en yakın kamu otoritesi olarak önemli bir rol üstlenmektedir (Democracy in Canada, 2026).


Kanada’nın demografik yapısı, ülkenin yerel yönetim gündemini doğrudan etkileyen temel unsurlardan biridir. Statistics Canada’nın ön tahminlerine göre Kanada’nın nüfusu 1 Ocak 2026 itibarıyla 41,47 milyona ulaşmıştır. 2021 Nüfus Sayımı’nda 450’den fazla etnik veya kültürel köken bildirilmiştir. Aynı sayımda 1.807.250 kişi kendisini Yerli kimliğiyle tanımlamış ve bu grup toplam nüfusun yüzde 5,0’ini oluşturmuştur. Yerli halklar (Indigenous peoples), First Nations, Métis ve Inuit topluluklarından oluşmakta ve tarihsel deneyimleri, coğrafi dağılımları, hukuki statüleri ile kamu hizmetlerine erişim biçimleri birbirinden farklılaşmaktadır. Bu yazıda “Yerli halklar” ifadesi, Kanada bağlamında First Nations, Métis ve Inuit topluluklarını kapsayacak biçimde kullanılmaktadır (Canada’s Population, 2026; Statistics Canada, 2022)

Kanada’daki Yerli halkların tarihsel kökleri, Avrupalıların kıtaya gelişinden çok daha eskiye uzanmaktadır. First Nations, Inuit ve Métis toplulukları; farklı coğrafyalarda kendi dillerini, kültürel pratiklerini, ticaret ilişkilerini ve yönetişim geleneklerini geliştirmiş kadim topluluklardır. Bu nedenle Kanada’da Yerli halklardan söz etmek, sonradan ortaya çıkan bir azınlık grubundan değil; Kanada tarihinin asli ve kurucu unsurlarından söz etmek anlamına gelmektedir (Indigenous History, 2026).

Yerli halklara yönelik sömürgeci süreç, Avrupalıların kıtaya gelişiyle başlayan ticari ve askerî ilişkilerin zamanla toprak, yönetim ve kültür üzerinde denetime dönüşmesiyle şekillenmiştir. Başlangıçta Fransız ve İngiliz kolonileri, kürk ticareti ve askerî ittifaklar yoluyla First Nations topluluklarıyla ilişki kurmuş; ancak İngiliz egemenliğinin güçlenmesi, yerleşimcilerin artması ve tarımsal/ekonomik genişleme ihtiyacıyla Yerli toprakları kolonizasyonun konusu hâline gelmiştir. 19. yüzyılda bu ilişki daha açık biçimde asimilasyoncu bir niteliğe bürünmüş; 1876 tarihli Indian Act ile federal devlet, Yerli halkların toprakları, kaynakları, kimlik statüleri ve yerel yönetimleri üzerinde geniş yetkiler elde etmiştir. Bu süreçte Yerli halklar, kendi toplumsal ve kültürel düzenlerini sürdürmesi gereken eşit siyasal topluluklar olarak değil, devletin “medenileştirme” ve topluma entegre etme politikalarının nesnesi olarak görülmüştür. Yatılı okul sistemi de bu anlayışın en ağır sonuçlarından biridir; federal hükümet ve kiliselerin iş birliğiyle kurulan bu okullarda Yerli çocukların dillerinden, kültürlerinden, ailelerinden ve yaşam biçimlerinden koparılması hedeflenmiştir. Kanada Hükümeti, 2008 yılında yatılı okullarda eğitim görmüş eski öğrencilerden resmî olarak özür dilemiş; bu okulların Yerli halkların kültürleri, dilleri ve mirası üzerinde yol açtığı zararları kabul etmiştir (First Nations in Canada, 2026). 


Kanada’da Yerli halkların hak mücadelesi, özellikle federal hükümetin 1969’da Indian Act’i kaldırmayı, rezerv topraklarını özel mülkiyete açmayı ve Yerli halklara ilişkin sorumlulukları eyaletlere devretmeyi öngören White Paper girişimine karşı güç kazanmıştır. Hükümet bu politikayı “eşit vatandaşlık” söylemiyle sunsa da Yerli liderler bunu antlaşma haklarını, toprak haklarını ve öz-yönetim taleplerini ortadan kaldıracak yeni bir asimilasyon girişimi olarak değerlendirmiştir. Bu süreçte Yerli liderler, Başbakan’a, İngiliz monarşisine ve sömürge yönetimine dilekçeler sunarak baskıcı yasalara ve haklarının sistematik biçimde reddedilmesine karşı çıkmıştır. Dolayısıyla Kanada’da Yerli hakları, devlet tarafından tek taraflı biçimde verilmiş haklar değil; tarihsel toprak bağını, kültürel sürekliliği ve öz-yönetim iradesini korumaya dönük uzun soluklu bir mücadelenin sonucudur (Indian Act, 1985; Indigenous Foundations, 2026; The White Paper, 1969).


Bu sebeple Kanada’da Yerli halkların yerel yönetişime dâhil edilmesi, yerleşimci sömürgeciliğin[1] yarattığı tarihsel ve kurumsal tahribatı telafi etmeye yönelik bir çaba olarak görülebilir. Kanada yerel yönetim çalışmalarında Yerli halklar ile belediyeler arasındaki ilişki, son yıllarda daha fazla önem kazanan bir başlık hâline gelmiştir. Joanne Heritz’in “Indigenous-Municipal Relations in Canada” başlıklı çalışması, bu ilişkiyi detaylı bir perspektifte anlatmaktadır. Günümüzde Yerli halkların önemli bir bölümü artık rezerv alanlarına gidip gelen geçici kent sakinleri değil, kentleri kalıcı yaşam alanı olarak benimseyen topluluklardır. Kanada’daki Yerli nüfusun yüzde 60’tan fazlası kentlerde yaşamaktadır. Buna karşın rezerv alanlarında[2] yaşayan First Nations toplulukları için belirli yönetişim yapıları bulunurken, rezerv dışında ve kentlerde yaşayan Yerli halklar için aynı ölçüde kurumsallaşmış yönetişim mekanizmaları mevcut değildir. Kanada’da federal ve eyalet düzeylerinde açık ve bağlayıcı yerel politika çerçevelerinin sınırlı kaldığı; buna karşılık bazı belediyelerin Yerli danışma kurulları, Yerli ilişkileri birimleri, irtibat personeli, uzlaşma eylem planları ve sembolik tanıma pratikleriyle daha aktif bir rol üstlendiği vurgulanmaktadır. Edmonton, Toronto, Hamilton, Vancouver, Winnipeg, Halifax ve Regina gibi kentlerde Yerli danışma mekanizmalarının kurulması; Vancouver, Edmonton, Winnipeg ve Toronto gibi büyük belediyelerde Yerli ilişkileri alanında çalışan personel sayısının artması bu eğilimin örnekleridir. Ayrıca Birleşmiş Milletler Yerli Halkların Hakları Bildirgesi, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu çağrıları ve Kayıp ve Öldürülen Yerli Kadınlar ve Kız Çocukları Ulusal Soruşturması gibi süreçler, belediyelere Yerli halkları yerel karar alma süreçlerine katma, kamu personelini tarihsel adaletsizlikler konusunda eğitme ve yerel hizmetleri kültürel duyarlılıkla tasarlama yönünde normatif bir çerçeve sunmaktadır (Heritz, 2026).


Bu argümanı destekleyen Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi’nde yer alan söz konusu ifadeler, Yerli halklara yönelik sömürünün telafi edilmesi konusunda açık bir bildiridir; 

“Yerli halkların tarih boyu haksızlığa uğraması ve bu arada sömürgeleştirilmeleri ve topraklarına ve kaynaklarına sahip çıkamamaları sonucu özellikle kalkınma haklarını kendi ihtiyaç ve çıkarlarına uygun bir şekilde kullanamamalarının yarattığı kaygıdan dolayı, Yerli halkların başta toprakları ve kaynakları olmak üzere siyasi, ekonomik ve sosyal yapılarından ve kültürlerinden gelen, doğuştan sahip oldukları haklarına saygı gösterilmesine ve bu hakların korunmasına acilen ihtiyaç duyulduğunu kabul eder ….. Devlet ile yerli halklar arasında adalet, demokrasi, insan haklarına saygı, ayrımcılığa son ve iyi niyet ilkelerine dayalı  uyumlu ve işbirliğine yönelik ilişkilerin daha da ileri götürüleceğinden emin olarak,  devletleri ilgili halklar ile görüşerek başta insan hakları konusundakiler olmak üzere uluslararası enstrümanlara uymaya ve bunları etkin bir şekilde uygulamaya koymaya davet eder.”  (UNDRIP, 2007).

UNDRIP’in 19. ve 32. maddeleri, Yerli halklarla ilişkinin sembolik tanımanın ötesine geçerek katılım, danışma ve rıza temelinde kurulması gerektiğini göstermektedir. 19. madde, Yerli halkları etkileyebilecek yasal veya idari önlemler alınmadan önce devletlerin Yerli halkların kendi temsil kurumları aracılığıyla iyi niyetle danışma ve iş birliği yürütmesini, onların özgür, önceden ve bilgilendirilmiş rızasını almaya çalışmasını öngörmektedir. 32. madde ise bu ilkeyi özellikle toprak, bölge ve kaynak kullanımı bakımından genişletmekte; Yerli halkların kendi toprakları ve kaynaklarının geliştirilmesi veya kullanımı konusunda önceliklerini belirleme hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır (UNDRIP, 2007).

Heritz’e göre belediyeler, zaman içinde UNDRIP’i belediye katılımı ve politika geliştirme süreçlerinde yol gösterici bir çerçeve olarak benimsemeye başlamış olsa da bu benimseme ve uygulama süreci hâlen erken aşamadadır. Belediyelerin bu çerçeveye verdiği yanıt, çoğunlukla Yerli danışma komiteleri kurmak ve belediye teşkilatı içinde Yerli ilişkileriyle ilgilenen irtibat personeli görevlendirmek şeklinde gelişmektedir. Büyük belediyeler, Yerli nüfus oranından bağımsız olarak bu alanda daha hızlı kurumsallaşmıştır. Edmonton’da Yerli ilişkileri yapısı 1994’te kurulmuş; bunu 1999’da Toronto, 2002’de Hamilton, 2011’de Vancouver, 2017’de Winnipeg, 2018’de Halifax ve 2022’de Regina izlemiştir. Buna karşılık Saskatchewan eyaletindeki Prince Albert ve Saskatoon gibi Yerli nüfus oranı daha yüksek olan bazı kentler, yerel düzeyde resmî ilişki mekanizmaları kurma bakımından daha geride kalmıştır (Heritz, 2026).


Kanada örneği, Yerli halkların belediye yönetişimine dâhil edilmesinin kendiliğinden gelişmiş bir kurumsal reform olmadığını; uzun bir tarihsel mücadelenin, asimilasyon politikalarına karşı direnişin ve öz-yönetim taleplerinin sonucu olarak gündeme geldiğini göstermektedir. Söz konusu yönetişim adımları, yerel yönetimlerin geçmişten devraldığı güç ilişkileriyle yüzleşme zorunluluğunu da ortaya koymaktadır. Bu yönetişim örneği, belediyelerin teknik hizmet sağlayıcı kurumlar olmanın ötesinde; tarihsel hafızayı, toplumsal adaleti ve katılımcı demokrasiyi yerel ölçekte yeniden tesis edebilen aktörler olduğunu da göstermektedir. Bu yönüyle, belediyelerin misyonu, sadece hizmet üretmekle sınırlı değil, tarihsel adaletin, temsilin ve toplumsal güvenin yeniden inşa edilebileceği kurumsal alanlar olarak da düşünülebilir. 

Bu çalışma, yerel yönetişimin geçmişle yüzleşme, kamusal tanınma ve toplumsal güven inşası süreçlerindeki rolüne dikkat çekerek, bu alanda yürütülecek gelecek araştırmalar için yeni bir tartışma konusu için kaleme alınmıştır....

Yerel yönetişim, toplumsal güvenin inşasında vatandaş ile politik aktörler arasındaki ilişkinin onarılmasına nasıl katkı sağlayabilir?

.......

[1]Yerleşimci sömürgecilik, yerli halkların tarihsel topraklarından uzaklaştırılması, toplumsal yapılarının zayıflatılması ve karar alma süreçlerinden dışlanması üzerine kurulu bir yönetim mirası üretmiştir.

[2]Rezerv alan ifadesiyle, Kanada’da belirli bir First Nation topluluğunun kullanımı ve yararı için ayrılmış özel statülü topraklar kastedilmektedir. Bu kavram, Türkiye’deki gündelik kullanımıyla “doğal koruma alanı” ya da “imara kapalı bölge” anlamına gelmez. Kanada hukukunda rezerv alanların hukuki mülkiyeti federal Kraliyete/devlete ait olmakla birlikte, bu topraklar belirli bir First Nation topluluğunun ortak kullanımı ve yararı için tahsis edilmiştir. Dolayısıyla rezerv alanlar hem bir yerleşim yeri hem de Yerli toplulukların tarihsel toprak bağları, topluluk yönetimi, kültürel sürekliliği ve federal devletle kurdukları özel hukuki ilişki bakımından önemli bir idari-mekânsal statüyü ifade eder (Additions to Reserve, 2026).

 

Kaynaklar

Additions to Reserve, 2026, https://www.sac-isc.gc.ca/eng/1332267668918/1611930372477 Erişim: 14.05.2026

Canada’s Population, 2026, https://www150.statcan.gc.ca/n1/daily-quotidien/260318/dq260318b-eng.htm Erişim: 14.05.2026.

Democracy in Canada, 2026, https://www.canada.ca/en/democratic-institutions/services/democracy-canada.html Erişim: 14.05.2026.

First Nations in Canada, 2026, https://www.rcaanc-cirnac.gc.ca/eng/1307460755710/1536862806124 Erişim: 14.05.2026.

Heritz, J. (2026). Indigenous-Municipal Relations in Canada. Canadian Public Administration, 1–8. https://doi.org/10.1111/capa.70059

Indian Act, (1985). https://laws-lois.justice.gc.ca/eng/acts/i-5/page-1.html#h-331721 Erişim:14.05.2026.

Indigenous Foundations, (2026). https://indigenousfoundations.arts.ubc.ca/the_indian_act/#origins Erişim: 14.05.2026.

Indigenous History in Canada, (2026). https://www.rcaanc-cirnac.gc.ca/eng/1100100013778/1607903934135 Erişim: 14.05.2026.

Statistics Canada. (2022). The Canadian census: A rich portrait of the country’s religious and ethnocultural diversity. The Daily,  https://www150.statcan.gc.ca/n1/daily-quotidien/221026/dq221026b-eng.htm Erişim: 14.05.2026.

The White Paper, 1969, https://thecanadianencyclopedia.ca/en/article/the-white-paper-1969 Erişim: 15.05.2026.

UNDRIP, (2007). United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples. United Nations General Assembly.

 Görseller & Kısaltmalar

UNDRIP (United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples): Birleşmiş Milletler Yerli Halkların Hakları Bildirgesi

First Nations in Canada, https://www.rcaanc-cirnac.gc.ca/eng/1307460755710/1536862806124 Erişim: 14.05.2026.


 


22 Mayıs 2026 Cuma

Kütüphane Politikaları: Yönetişim & Hiyerarşi

Robert Musil’in Niteliksiz Adam romanında, “mektupla ikaz edilme” sahnesi olarak hatırlanabilecek bölümde, doktora sonrasında farklı alanlara yayılan, kurumlarla ilişki kurmaya ve kendine bir çalışma alanı açmaya çalışan kişiye yöneltilen bir mektup vardır. Mektupta, alışılmışın dışında gelişen planlardan, öğretim alanında görev yapmanın sağlayacağı tatminden, kamu kurumlarıyla ilişkiden doğan rutinlerden ve bütün bunların karşı tarafta yarattığı kaygıdan söz edilir.

Kişi çalışmak, üretmek, araştırmak, kamusal alanda kendine bir yer edinmek ister; fakat bu isteği çoğu zaman kurumların kapılarında, formlarında, güvenlik noktalarında, yazılı olmayan teamüllerinde ve değişmez katı kurallarında sınanır.

Musil’in metninde geçen bir başka vurgu; çalışkanlıkla geçen bir ömrün, insanın kendi başına hareket etmesini ve bireysel çalışmalarını verimli, teşvik edici bir bilim-toplum ilişkisine dönüştürmesini ihmal etmemesi üzerinedir... Ancak tam da burada temel bir açmaz ortaya çıkar: Toplum için üretmek, araştırmak ve sorumluluk üstlenmek isteyen vatandaş, bu çabasını kamusal kurumlar aracılığıyla sürdürmeye çalışırken dışlanmış, sınırlandırılmış ya da sürekli denetlenen bir konuma itildiğinde, bilim ile toplum arasında kurulması beklenen bu ilişki zayıflayabilir. 

Bu üretim mekânlarından biri de kütüphanelerdir. Bu yazıda kütüphane derken yalnızca tek bir kurum türünü değil; yerel yönetimlerin, merkezi yönetimin ve üniversitelerin çatısı altında faaliyet gösteren farklı kütüphane mekânları kastedilmektedir. 

Aslında; bu mekânlar yönetimin vatandaşla doğrudan temas ettiği kamu hizmeti alanlarından biridir. Kamu kurumlarına niçin mekân dediğimi de kısaca açıklasam iyi olacak... Kütüphanecilik tartışmaları, kamu kütüphanelerine bakışımızı dönüştürüyor; sessizce kitap okunan ya da ödünç kitap alınan bir yer, kentlerde evsizler için gün içinde sığınılabilecek güvenli bir mekân, bebekler ve çocuklar için renkli ve keşfedici bir kreş, herhangi bir kamu kurumunda çalışmayan araştırmacılar ya da bağımsız çalışanlar için kahvelerini alıp bilgisayarlarıyla üretim yapabildikleri özgür bir ofis ortamı, kimi zaman da her ay farklı bir konseptle müzeye, sergiye, atölyeye ya da topluluk buluşmasına dönüşen canlı bir kamusal alan.... Özünde ise temas var; kamusal öğrenmenin, kültürel karşılaşmanın ve gündelik hayatın içinde nefes alınabilecek ortak bir zemin, dinlenme alanı...

Ancak bu konumlandırma karşısında yeni bir dengeye ihtiyaç var; şöyle ki; yönetim; kamu malını, kullanıcı güvenliğini, koleksiyonu, cihazları, ortak kullanım alanlarını ve hizmet düzenini korumakla da yükümlüdür. Hırsızlık, kitap ve materyal kaybı, cihazların kötüye kullanılması, bilgisayarların amacı dışında uzun süre işgal edilmesi, ortak alanlarda gürültü çıkarılması, diğer kullanıcıları rahatsız eden davranışlar, yiyecek-içecek nedeniyle mekânın zarar görmesi, çalışma masalarının kişisel eşya deposuna dönüşmesi, priz ve internet gibi imkânların sınırsızca tüketilmesi gerçekçi risk ve sorumluluk alanı...

Kütüphane yönetimi hem kamu kaynağını korumak hem de farklı kullanıcıların aynı mekândan adil biçimde yararlanmasını sağlamaya çalışmaktadır. Bu nedenle çanta kontrolü, emanet dolabı, kamera sistemi, süre sınırı, sessizlik kuralı, bilgisayar kullanım politikası ya da belirli alanlara giriş düzenlemesi gibi uygulamalar, bazı durumlarda meşru bir idari amaç taşıyabilir. Ancak sorun, koruma amacıyla getirilen kuralların bütün kullanıcıları baştan şüpheli konumuna yerleştirmesiyle başlar. Kullanıcı kütüphaneye her girişinde çantası, oturma süresi, hareket alanı, bedeni, davranışı ve niyeti üzerinden sürekli denetleniyorsa, kendisini hizmet alan bir vatandaş gibi değil, potansiyel bir ihlalci gibi hissedebilir.

Vatandaş, hizmetten yararlanmak yerine kurallarla mücadele etmeye başlar. Her gelişinde aynı açıklamaları yapmak, aynı sınırlamalara takılmak durumunda kalabilir. Bu durumda kütüphane, bilgiye erişim ve kamusal katılım mekânı olmaktan uzaklaşır; kendini dışarıda - dışlanmış - yasakları çiğnemiş- hiyerarşi karşısında - aşağıda -  hissettiği bir bürokratik alana dönüşür.

Bu döngüde kurum çoğu zaman “kimse sorun yaşamıyor” varsayımıyla hareket eder. Oysa sorun yaşamayan kullanıcı değil, sorunu dile getirmekten vazgeçmiş kullanıcı olabilir. Hizmetten sessizce uzaklaşan kişiler, istatistiklerde görünmez. Kuruma gelmeyi bırakan, alternatif mekân arayan ya da kütüphaneyi yalnızca zorunlu olduğunda kullanan kişiler, kamu hizmetinin başarısızlığını sessiz biçimde gösterir. Kurum, girişte kullanıcıdan istenen bilgilerle istatistik girdinin peşindedir. Kaç kişinin geldiği, hangi yaş grubunun hizmet aldığı, kullanıcıların hangi sıklıkta mekâna girdiği ya da hangi hizmetten yararlanmak istediği sayısal olarak izlenebilir. Bu veriler kurum için anlamlıdır; hizmet yoğunluğunu görmek, personel ve mekân ihtiyacını planlamak, bütçe gerekçesi oluşturmak ve idari raporlama yapmak için kullanılabilir.

Fakat burada asıl soru şudur: Bu istatistik vatandaş için ne anlam ifade eder?

Vatandaş kuruma kendisi hakkında bilgi verir; fakat çoğu zaman kendi hizmet deneyimine ilişkin bir karşılık alamaz. Nerede zorlandığı, hangi kurala takıldığı, hangi alandan yararlanamadığı, hangi uygulamanın onu hizmetten uzaklaştırdığı ya da kütüphaneyi nasıl görmek istediği sistematik biçimde sorulmaz. Böylece kurum vatandaş hakkında veri toplar; ama vatandaşın deneyimi hakkında gerçek bilgi üretmeyebilir.

Herhangi bir mekânda paydaşlığı olmayan -mekansız paydaş- kamusal kaynaklardan yararlanarak bilimsel ya da entelektüel faaliyetini sürdürmek isteyen kişi; kurumların gündelik işleyişinde görünmez engellerle karşılaşır. Bu engeller bazen açık bir yasak (mezun olan öğrencilerin kütüphane hizmetlerinden faydalanamaması), bazen süre sınırlaması (5 dakika oturma süresi), bazen güvenlik uygulaması (sırt çantalarının girişteki ahşap odacıklara kilitlenmesi), bazen mekânın tek işleve indirgenmesi (sadece şu kişiler kullanabilir), bazen de “kural böyle” cümlesi .. basit birkaç saha deneyimidir...

Kütüphane çoklu kamulara hizmet eder: öğrenciler, emekliler, çocuklar, bebekli aileler, işsizler, bağımsız araştırmacılar, akademik üretimini sürdürenler, dijital hizmete ihtiyaç duyanlar, evsizler, engelli bireyler, göçmenler, sınava hazırlananlar, sakin bir mekânda bulunmak isteyenler. Bu grupların her biri kütüphaneyi farklı görür ve farklı kullanır dolayısıyla kamu hizmetinin verimli sunulabilmesi için bu deneyimlerin yönetime düzenli biçimde geri bildirim sunması gerekir. 

Eğer bir kütüphane mekânı, kullanıcıların ihtiyaçlarına göre düzenlenmiyorsa, kullanıcıların geri bildirimleri alınmıyorsa, kurallar hizmetten yararlanmayı zorlaştırıyorsa ve kurum bu sorunları çözmek için katılımcı bir mekanizma kurmuyorsa, kamu kaynağının etkili kullanımından söz etmek güçleşir. 

Tam da burada kamu toplantıları, bu hizmetlerin niteliğini artıran bir araç olarak düşünülebilir. Kullanıcı taleplerine ilişkin yüz yüze toplantılar, açık forumlar, kullanıcı danışma kurulları, düzenli ihtiyaç analizleri, tematik geri bildirim günleri ve hizmet tasarımı atölyeleri olmadan kütüphane yönetimi kendi kullanıcılarını gerçekten tanıyamaz. Bu kural hangi kamu yararını koruyor? Kullanıcıyı hizmetten uzaklaştırıyor mu? Daha esnek bir uygulama mümkün mü? Aynı güvenlik ya da düzen amacı, daha az kısıtlayıcı bir yöntemle sağlanabilir mi? Kullanıcıya alternatif sunuluyor mu? Kullanıcıdan geri bildirim alınıyor mu? 

.....

Yaşadığımız yüzyılda kütüphanelere yönelik toplumsal ve yönetsel algı nasıl değişmektedir; merkezi yönetim, yerel yönetimler ve üniversite kütüphanelerinde uygulanan kurallar ve yasaklar, kullanıcıların kamu hizmetine erişimini ne ölçüde engelleyici, dışlayıcı ya da kapsayıcı biçimde etkilemektedir?

Özellikle kent hayatında birçok çalışma ve sosyalleşme alanının ticarileştiği, kapalı bir mekânda sessizce oturmanın bile ekonomik bir karşılık gerektirdiği düşünüldüğünde, kamu kütüphaneleri parasız, eşit ve güvenli kamusal mekân ihtiyacını karşılayan nadir kurumlardan biridir. 

Buradan hareketle; kütüphanelerin uluslararası kütüphanecilik misyonu doğrultusunda amaçlarını yeniden güncellemesi gerekmektedir. Kütüphane yönetimleri, vatandaşları potansiyel birer ihlalci olarak görmek yerine, iyi kurumsal örneklere ve kapsayıcı hizmet modellerine yönelmelidir. Burada temel soru şudur: Kütüphanenin misyonu gerçekten yalnızca okur kitlesini artırmak mıdır, yoksa farklı kullanıcı gruplarının bilgiye, mekâna ve kamusal yaşama erişimini mümkün kılmak mıdır? Bu nedenle kütüphanede ortaya çıkan sorunları yasaklar ve engellemeler yoluyla bastırmaya çalışmak yerine, bu sorunların neden ortaya çıktığını, hangi ihtiyaçlara işaret ettiğini ve hangi yönetsel eksikliklerden beslendiğini sorgulamak gerekir.

Kütüphane yönetiminin temel yaklaşımı, ihlalci kullanıcı ihtimaline göre önlem alırken dürüst vatandaşı hizmetten uzaklaştırmak olmamalıdır. Aksine, kurallar dürüst vatandaşın kamu hizmetinden güvenle, saygıyla ve kolaylıkla yararlanmasını esas alacak biçimde kurulmalı; kötüye kullanım ihtimalleri ise tüm kullanıcıları şüpheli hâle getirmeden, somut risklere yönelik ölçülü ve hedefli tedbirlerle yönetilmelidir.