4 Haziran 2026 Perşembe

Gulbenkian Komisyonu Sosyal Bilimleri Açın

1993 yılında Calouste Gulbenkian Vakfı’nın desteğiyle, Prof. Immanuel Wallerstein’in başkanlığında on bilim insanından oluşan bir komisyon kurulmuştur. Komisyon toplam on akademisyenden oluşmuş ve  altısının sosyal bilimler, ikisinin beşeri bilimler, ikisinin ise doğa bilimleri alanından geldiği görülür. Coğrafi açıdan ise komisyon Avrupa merkezli bir ağırlığa sahip olmakla birlikte, Latin Amerika ve Afrika’dan gelen akademisyenleri de bünyesinde barındırmıştır. 

Günümüzde bilimsel araştırma yöntemleri ya da derslerine baktığımızda ilk etapta karşımıza doğa bilimleri çıkar. Genel olarak felsefe ve doğa bilimleri arasında kesin bir ayrımın olmayışı dünyayı ve hakikati bütüncül olarak kavramamız konusunda da yardımcıydı. 

Ancak, 19. yüzyıla gelindiğinde bu bakış açısı değişti yani bilim, felsefe karşısında daha üstün bir konuma yerleşti ve “bilim” denildiğinde sadece doğa bilimleri anlaşıldı; insanı ve toplumu konu alan bilgi alanları ise çoğu zaman doğa bilimlerinin gerisinde kaldı. Ancak bu durum dünyanın içinde bulunduğu karmaşayı çözmek için yeterli ve geçerli bir bakış açısı sunmuyordu. 

Dolayısıyla doğa bilimlerinin felsefeyle ayrıştığı o odak noktaya baktığımızda şunu görürüz; 1945'e kadar Batı’da felsefenin toplumsal ve pratik sorunlara cevap üretmekte yetersiz kaldığı düşünülürken, doğa bilimleri sağladığı fayda, teknik ilerlemeye katkısı ve yöntemsel gücü sayesinde giderek daha ayrıcalıklı bir konuma yerleşir. Batı, hem kendi içindeki büyük dönüşümlerle hem de Batı dışı toplumlarla kurduğu ilişkiyle yeni sorunlarla karşı karşıyadır. Sanayi Devrimi’nin yarattığı toplumsal meseleler, Fransız Devrimi’nin siyasal sonuçları ve ulus-devletlerin yükselişi, Batı’nın kendi iç dünyasını anlamaya dönük yeni bilgi alanlarına ihtiyaç doğurmuştur. Bu ihtiyaç iktisat, sosyoloji ve siyaset bilimi gibi disiplinlerin ortaya çıkışında etkili olmuştur. Öte yandan Batı’nın sömürgecilik süreciyle karşılaştığı toplumları tanımlama ve sınıflandırma çabası da antropoloji ve oryantalizm gibi alanların gelişmesine zemin hazırlamıştır. Batı, teknolojik ve bürokratik açıdan kendisinden farklı gördüğü toplumları çoğu zaman “geri”, “tarihsiz” ya da tarihin belli bir aşamasında donmuş yapılar olarak değerlendirmiştir.

1945’e kadar sosyal bilimlerin gelişiminde temel mesele, Batı’nın karşı karşıya kaldığı toplumsal ve siyasal dönüşümleri anlama ihtiyacıdır. Sanayi Devrimi, Fransız Devrimi, ulus-devletlerin güçlenmesi ve Batı’nın Batı dışı toplumlarla kurduğu ilişki, yeni bilgi alanlarının doğmasına zemin hazırlamıştır. Sosyoloji daha çok Batı toplumlarının kendi iç sorunlarını; antropoloji ise Batı’nın “öteki” olarak gördüğü toplumları anlamlandırma çabasından beslenmiştir. Bu yönüyle sosyal bilimler önce sahada, toplumsal ve siyasal ihtiyaçların içinde şekillenmiş; ardından üniversitelerde kürsüler, ders programları, dergiler ve dernekler aracılığıyla kurumsal bir kimlik kazanmıştır. 

1945’te dünyanın belli başlı üniversitelerinde kurumsallaşmış ve doğa-insan bilimleri ise artık tamamen ayrışmıştı. Bu değişimi birkaç temel başlık altında düşünmek mümkündür. İlk olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika Birleşik Devletleri hem ekonomik hem de siyasal açıdan merkezi bir güç hâline gelir. Aynı dönemde sömürge sonrası toplumlar sahneye çıkar ve yeni ulus-devletler oluşmaya başlar. İkinci olarak, dünya nüfusunda ve üretim kapasitesinde büyük bir artış yaşanır. Üretim hızlanır, nüfus çoğalır ve toplumsal hayat daha karmaşık bir hâl alır. Üçüncü olarak ise üniversitelerin ve akademisyenlerin sayısı ciddi biçimde artar. Böylece sosyal bilimlerin hem çalışma alanı genişler hem de kendisini yeniden sorgulamasını gerektiren yeni sorunlar ortaya çıkar.

Tam da bu noktada temel soru belirginleşir: 19. yüzyılın koşullarında şekillenmiş sosyal bilimler, savaş sonrası dünyanın ve küreselleşen toplumların sorunlarını açıklamakta yeterli midir? Çünkü artık mesele yalnızca Batı toplumlarının iç dinamikleriyle sınırlı değildir. Kimlik, yerellik, çevre, küreselleşme, sömürge sonrası deneyimler ve ulus-devlet sınırlarını aşan problemler sosyal bilimlerin gündemine girmiştir.

Komisyona göre sosyal bilimlerin temel meselesi, disiplinlerin varlığı değil, bu disiplinlerin kendi sınırlarını aşılmaz duvarlar gibi kurmasıdır. Bu yüzden çözüm, sürekli yeni bölüm ve program adları üretmekte değil; farklı alanlardan gelen araştırmacıların aynı meseleler etrafında birlikte çalışabilecekleri daha esnek yapılar kurmaktadır.

Bu doğrultuda ilk öneri, üniversiteler içinde ya da üniversitelerle iş birliği hâlinde çalışan, belirli ve acil temalar etrafında bir araya gelen araştırma gruplarının yaygınlaştırılmasıdır. Bu grupların bir yıl ya da beş yıl gibi belirli sürelerle çalışması düşünülür. Böylece meseleler yalnızca tek bir disiplinin içinden değil; tarih, sosyoloji, iktisat, siyaset bilimi, antropoloji ve başka alanların ortak katkısıyla ele alınabilecektir. Özellikle bölge araştırmaları gibi örnekler, sosyal bilimlerde katı disiplin sınırlarının ne kadar yapay olduğunu zaten göstermiştir. Farklı alanların aynı konu etrafında buluşması, “tarih sosyolojisi” gibi disiplinler arası yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamış; sosyal bilim bilgisinin tek bir alana hapsedilemeyeceğini göstermiştir.

İkinci öneri, profesörlerin yalnızca tek bir bölümle sınırlı kalmaması, birden fazla bölümde görev almasının teşvik edilmesidir. Bu öneri, akademisyenlerin kendi disiplinlerinin alışkanlıkları içinde kapanmasını engellemeyi amaçlar. Çünkü sosyal bilimlerde sorun çoğu zaman yalnızca ne çalışıldığıyla değil, nereden bakıldığıyla ilgilidir. Bir sosyoloğun iktisatla, bir tarihçinin siyaset bilimiyle, bir antropoloğun felsefeyle temas etmesi; hem kullanılan kavramları hem de soruların biçimini dönüştürebilir. Böyle bir temas, disiplinlerin birbirini denetlediği ve zenginleştirdiği daha canlı bir akademik ortam oluşturabilir.

Üçüncü öneri ise doktora öğrencilerinin kendi alanları dışında da çalışma yapmalarının zorunlu hâle getirilmesidir. Bu öneri özellikle önemlidir; çünkü akademik düşünme biçimi büyük ölçüde doktora sürecinde şekillenir. Eğer araştırmacı en baştan yalnızca kendi disiplininin kavramlarıyla düşünmeye alışırsa, ileride başka alanlarla ilişki kurması da zorlaşır. Oysa farklı disiplinlerle temas eden bir doktora öğrencisi, hem kendi alanının sınırlarını daha iyi fark eder hem de sosyal gerçekliği daha geniş bir çerçevede kavrama imkânı bulur.

Bana göre Sosyal Bilimleri Açın, özellikle bilimsel araştırma yöntemleri derslerinde sosyal bilimler öğrencileri için temel bir metin olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu rapor, sosyal bilimlerin bugün kullandığı kavramların, yöntemlerin ve disiplin sınırlarının tarihsel olarak nasıl oluştuğunu görmemizi sağlar. Böylece öğrenci teknik olarak ezberletilen “araştırma nasıl yapılır?” sorusuna odaklanmakla kalmaz, “araştırma dediğimiz şey hangi bilgi geleneğinin içinden doğdu ve günümüze ulaştı?” sorusunu derinleştirerek içinde bulunduğu disipline katkı sunar...


            Kaynaklar

  • Çelik, A. A. (2023). Sosyal bilimlerin yeniden yapılanması konusunda bir kitap incelemesi: Gulbenkian Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın Raporu. OJCES, 1(2), 306-315. https://10.5281/zenodo.10429700
  • Enstitü Sosyal, "19. yüzyılda gelişen disiplinler ve teoriler ile bugünü okuyabilir miyiz? / Sosyal Bilimleri Açın", https://www.youtube.com/watch?v=-NX76mm5f-Q 
  • Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın, 2009, Metis Yayınları. 
  • Uğraş, Ö. S. (2019). Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 3(1), 125-130.

0 comments:

Yorum Gönder