7 Haziran 2026 Pazar

Sembolik Sınırlar & Kurumsal İtibar

Geçtiğimiz günlerde, kurumsal bir çatı altında çalışan bir akademisyen, araştırma alanları ve akademik üretimleri bakımından benzer niteliklere sahip iki araştırmacıyla gerçekleşen bir etkileşimde farklı hitap biçimleri kullandı; X Üniversitesi’nin X biriminde kadrolu olarak görev yapan araştırmacıya “hocam” diye hitap ederken, kurumsal kadroya bağlı olmayan bağımsız araştırmacıya adıyla seslendi.

Bana kalırsa “hocam” hitabı nezaketin ötesinde bir alt mesaj veriyordu; "senin kurumsal rolünü tanıyorum ve akademik hiyerarşi içinde görüyorum, bizdensin bu yüzden hocam diyorum."

bir diğer alt mesaj ise; "ben başkalarının bilgi düzeyini, akademik üretimini, yöntem bilgisini veya entelektüel kapasitesini tek tek değerlendiremem. Bu yüzden kısa yollara başvururum ve bir kurumda çalışmıyorsan en kestirme sosyal yol, adını kullanmak olacaktır bu yüzden sana isminle hitap ediyorum."

Bu durumda söz konusu kişi, ismiyle hitap ettiği kişinin akademik niteliğini reddetmiyor, sadece aynı kurumsal akademik statüyü ona vermiyor; bu hem sosyolojik hem kurumsal bir detay ve literatürle de uyumlu bir davranış modeli zaten...

Yani, bu durum sembolik sınır çizme olarak okunabilir. Kurum içinde yer alan kişi “akademik cemaatin parçası” olarak içeri alınırken, kurum dışında kalan kişi akademik üretim yapıyor olsa bile daha belirsiz bir kategoriye yerleştiriliyor. 

Kurumlar, güçlüdür; modern toplumda meşruiyet dağıtan, aidiyet kazandıran, işsizliği azaltan, hak ve imkânlar sunan örgütlerdir dolayısıyla çevrelerine “biz tanınmış, düzenli, güvenilir ve meşru bir yapıyız” mesajı verir ve burada kurumun itibarı kişiye aktarılır. Kurum dışında kalanlar ise dışlanır...

Bu, açık ve bilinçli bir dışlama olmak zorunda da değil; çoğu zaman gündelik hayatın otomatik sınıflandırmalarıyla kendisine yol bulmuş yanıtları da olabilir... Ki zaten kurumların sunduğu sunduğu güven ve belli standartları görmezden gelemeyiz,

nihayetinde görürüz ki herhangi bir saygınlığı hak etmek için 

-kişinin- sahip olduğu bilgi ya da akademik emek tek başına yeterli olmaz; 

bu emeğin tanınabilir, kurum tarafından ödünç verilebilir sembolik sermayeye dönüşmesi gerekmektedir...

..

diye düşünmekteyim.


Alternatif Okuma Kaynağı

Pierre Bourdıeu, 2014, Simgesel Sermaye ve Toplumsal Sınıflar, (çeviren Nazlı Ökten) Cogito Dergisi, Sayı 76, 192-203. 


4 Haziran 2026 Perşembe

Dijital Demokrasinin Yeniden İnşası: Dört “Pozisyon”un Ana Hatları

Dahlberg’in 2011’de önerdiği dört dijital demokrasi pozisyonu, dijital demokrasiyi tekil ve nötr bir kavram olarak değil; farklı demokrasi tahayyüllerinin, farklı yurttaş özne anlayışlarının ve farklı teknoloji varsayımlarının kesiştiği çoğul bir alan olarak düşünmemizi sağlar. 

Dahlberg’e göre dijital demokrasi tek bir model üzerinden anlaşılamaz. Aksine, bu alanda birbirinden farklı dört temel pozisyon ayırt edilebilir: liberal-bireyci (liberal-individualist), müzakereci (deliberative), karşı-kamular (counter-publics) ve otonomist Marksist (autonomist Marxist) pozisyonlar. Bu ayrım, dijital demokrasinin yalnızca teknolojik imkânlarla değil, aynı zamanda farklı demokrasi, yurttaşlık ve kamusallık anlayışlarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir.

Her yaklaşım farklı bir yurttaş/özneyi tanımlar ve bu tanımın sınırları içinde dijital demokrasiyi yorumlar. Liberal-bireyci yaklaşımda özne rasyonel, kendi çıkarını bilen ve tercih yapan bireydir. Müzakereci yaklaşımda özne, tartışma yoluyla kamusal akıl geliştiren bireydir. Karşı-kamular yaklaşımında özne, dışlanma ve adaletsizlik deneyiminden hareketle kolektif olarak örgütlenen birey/kamudur. Otonomist Marksist yaklaşımda ise özne, ağlar içinde ortak üretim yapan “çokluk”tur.

Burada önemli bir ayrım var: vatandaş hukuki bir statü olarak tekil olabilir, ama demokratik özne olarak tekil değildir. Yani pasaport, oy hakkı, yurttaşlık bağı açısından “vatandaş” bir kategori gibi görünür. Ama demokrasi teorisi açısından baktığımızda vatandaş her zaman yeniden tanımlanabilir. 

Dahlberg’in yaptığı şey de tam olarak bu: “Dijital demokrasi vatandaşı kimdir?” sorusunun tek cevabı yoktur. 

Mesela liberal-bireyci pozisyonda vatandaş daha çok “tercih bildiren birey”dir. Diyelim ki bir belediye sitesinde “Yeni park nereye yapılsın?” diye bir anket var. Vatandaş seçenekleri inceler, kendi çıkarına ya da tercihine en uygun olanı işaretler. Ya da bir çevrimiçi imza kampanyasına katılır, milletvekiline e-posta gönderir, bir uygulama üzerinden şikâyet oluşturur, çevrimiçi bağış yapar. Burada vatandaşın temel işlevi şudur: bilgi alır, tercih yapar, bu tercihi sisteme iletir. Dahlberg’in liberal-bireyci pozisyonda saydığı e-oylama, web geri bildirim sistemleri, dilekçeler, e-posta, çevrimiçi anketler gibi araçlar tam da bu mantığa oturur. 

Müzakereci pozisyonda ise vatandaş sadece “tercih bildiren” biri değildir; gerekçe sunan, başkasını dinleyen, fikrini tartışma içinde dönüştürebilen kişidir. Örneğin bir belediye, kentsel dönüşüm hakkında çevrimiçi bir forum açıyor olsun. Liberal-bireyci modelde vatandaş sadece “evet/hayır” diyebilir. Müzakereci modelde ise vatandaş şöyle konuşur: “Bu proje trafik yükünü artırır; şu mahallede yaşayan yaşlılar için erişim sorunu doğurur; alternatif olarak şu güzergâh düşünülmeli.” Başka biri buna itiraz eder, biri veri getirir, biri deneyimini paylaşır. Burada önemli olan sadece katılım değil, kamusal akıl yürütmedir. Yani vatandaş, kendi bireysel çıkarını doğrudan sisteme aktaran kişi olmaktan çıkıp, ortak mesele üzerine düşünen tartışmacı özneye dönüşür.

Karşı-kamular yaklaşımında vatandaş daha çatışmalı bir yerden konumlanır. Buradaki vatandaş, mevcut kamusal alanda sesi zaten eşit duyulan biri değildir. Dışlanmış, bastırılmış, temsil edilmemiş ya da görünmez kılınmış bir grubun parçası olarak ortaya çıkar. Mesela ana akım medyada yeterince yer bulamayan bir çevre hareketi, kadın örgütü, işçi grubu, mülteci dayanışma ağı ya da yerel hak mücadelesi dijital ortamda kendi kamusunu kurabilir. Yani alternatif medya ağları ve dışlanan grupların çevrimiçi örgütlenmeleri üzerinden tartıştığı şey tam olarak budur.

Otonomist Marksist pozisyonda ise vatandaş kavramı daha da değişir. Burada mesele yalnızca devlete talep iletmek ya da kamusal tartışmaya katılmak değildir. Kişiler dijital ağlar içinde ortak üretim, paylaşım ve müşterekler yaratırlar. Örneğin açık kaynak yazılım geliştirenler, Wikipedia benzeri ortak bilgi üretimine katılanlar, bağımsız medya kolektifleri, dosya paylaşım ağları, dayanışma ekonomisi ağları bu açıdan düşünülebilir. Buradaki özne tek tek bireylerden oluşsa da, asıl önemli olan onların birlikte oluşturduğu ağsal üretimdir. Yani vatandaş, klasik anlamda “devlete karşı hak talep eden birey” değil; merkezi otoriteden görece bağımsız biçimde ortak dünya kuran çokluğun parçasıdır. 

Dolayısıyla; dijital yönetişim, vatandaşı tek bir kullanıcı tipine indirgememeli, bu durumda politikacının aksiyonu sadece “bir uygulama yapalım, vatandaş katılsın” olmamalı. 

Daha derin mesele şu: Hangi vatandaşlık biçimini mümkün kılıyorum, hangisini dışarıda bırakıyorum?

Politikacının dijital yönetişimdeki görevi, vatandaşa dijital araçlarla ulaşmak değil; farklı vatandaşlık biçimlerinin demokratik olarak ortaya çıkabileceği dijital kamusal altyapıyı tasarlamalıdır....


Kaynak

Dahlberg, L. (2011). Re-constructing digital democracy: An outline of four ‘positions’. New media & society, 13(6), 855-872.


Gulbenkian Komisyonu Sosyal Bilimleri Açın

1993 yılında Calouste Gulbenkian Vakfı’nın desteğiyle, Prof. Immanuel Wallerstein’in başkanlığında on bilim insanından oluşan bir komisyon kurulmuştur. Komisyon toplam on akademisyenden oluşmuş ve  altısının sosyal bilimler, ikisinin beşeri bilimler, ikisinin ise doğa bilimleri alanından geldiği görülür. Coğrafi açıdan ise komisyon Avrupa merkezli bir ağırlığa sahip olmakla birlikte, Latin Amerika ve Afrika’dan gelen akademisyenleri de bünyesinde barındırmıştır. 

Günümüzde bilimsel araştırma yöntemleri ya da derslerine baktığımızda ilk etapta karşımıza doğa bilimleri çıkar. Genel olarak felsefe ve doğa bilimleri arasında kesin bir ayrımın olmayışı dünyayı ve hakikati bütüncül olarak kavramamız konusunda da yardımcıydı. 

Ancak, 19. yüzyıla gelindiğinde bu bakış açısı değişti yani bilim, felsefe karşısında daha üstün bir konuma yerleşti ve “bilim” denildiğinde sadece doğa bilimleri anlaşıldı; insanı ve toplumu konu alan bilgi alanları ise çoğu zaman doğa bilimlerinin gerisinde kaldı. Ancak bu durum dünyanın içinde bulunduğu karmaşayı çözmek için yeterli ve geçerli bir bakış açısı sunmuyordu. 

Dolayısıyla doğa bilimlerinin felsefeyle ayrıştığı o odak noktaya baktığımızda şunu görürüz; 1945'e kadar Batı’da felsefenin toplumsal ve pratik sorunlara cevap üretmekte yetersiz kaldığı düşünülürken, doğa bilimleri sağladığı fayda, teknik ilerlemeye katkısı ve yöntemsel gücü sayesinde giderek daha ayrıcalıklı bir konuma yerleşir. Batı, hem kendi içindeki büyük dönüşümlerle hem de Batı dışı toplumlarla kurduğu ilişkiyle yeni sorunlarla karşı karşıyadır. Sanayi Devrimi’nin yarattığı toplumsal meseleler, Fransız Devrimi’nin siyasal sonuçları ve ulus-devletlerin yükselişi, Batı’nın kendi iç dünyasını anlamaya dönük yeni bilgi alanlarına ihtiyaç doğurmuştur. Bu ihtiyaç iktisat, sosyoloji ve siyaset bilimi gibi disiplinlerin ortaya çıkışında etkili olmuştur. Öte yandan Batı’nın sömürgecilik süreciyle karşılaştığı toplumları tanımlama ve sınıflandırma çabası da antropoloji ve oryantalizm gibi alanların gelişmesine zemin hazırlamıştır. Batı, teknolojik ve bürokratik açıdan kendisinden farklı gördüğü toplumları çoğu zaman “geri”, “tarihsiz” ya da tarihin belli bir aşamasında donmuş yapılar olarak değerlendirmiştir.

1945’e kadar sosyal bilimlerin gelişiminde temel mesele, Batı’nın karşı karşıya kaldığı toplumsal ve siyasal dönüşümleri anlama ihtiyacıdır. Sanayi Devrimi, Fransız Devrimi, ulus-devletlerin güçlenmesi ve Batı’nın Batı dışı toplumlarla kurduğu ilişki, yeni bilgi alanlarının doğmasına zemin hazırlamıştır. Sosyoloji daha çok Batı toplumlarının kendi iç sorunlarını; antropoloji ise Batı’nın “öteki” olarak gördüğü toplumları anlamlandırma çabasından beslenmiştir. Bu yönüyle sosyal bilimler önce sahada, toplumsal ve siyasal ihtiyaçların içinde şekillenmiş; ardından üniversitelerde kürsüler, ders programları, dergiler ve dernekler aracılığıyla kurumsal bir kimlik kazanmıştır. 

1945’te dünyanın belli başlı üniversitelerinde kurumsallaşmış ve doğa-insan bilimleri ise artık tamamen ayrışmıştı. Bu değişimi birkaç temel başlık altında düşünmek mümkündür. İlk olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika Birleşik Devletleri hem ekonomik hem de siyasal açıdan merkezi bir güç hâline gelir. Aynı dönemde sömürge sonrası toplumlar sahneye çıkar ve yeni ulus-devletler oluşmaya başlar. İkinci olarak, dünya nüfusunda ve üretim kapasitesinde büyük bir artış yaşanır. Üretim hızlanır, nüfus çoğalır ve toplumsal hayat daha karmaşık bir hâl alır. Üçüncü olarak ise üniversitelerin ve akademisyenlerin sayısı ciddi biçimde artar. Böylece sosyal bilimlerin hem çalışma alanı genişler hem de kendisini yeniden sorgulamasını gerektiren yeni sorunlar ortaya çıkar.

Tam da bu noktada temel soru belirginleşir: 19. yüzyılın koşullarında şekillenmiş sosyal bilimler, savaş sonrası dünyanın ve küreselleşen toplumların sorunlarını açıklamakta yeterli midir? Çünkü artık mesele yalnızca Batı toplumlarının iç dinamikleriyle sınırlı değildir. Kimlik, yerellik, çevre, küreselleşme, sömürge sonrası deneyimler ve ulus-devlet sınırlarını aşan problemler sosyal bilimlerin gündemine girmiştir.

Komisyona göre sosyal bilimlerin temel meselesi, disiplinlerin varlığı değil, bu disiplinlerin kendi sınırlarını aşılmaz duvarlar gibi kurmasıdır. Bu yüzden çözüm, sürekli yeni bölüm ve program adları üretmekte değil; farklı alanlardan gelen araştırmacıların aynı meseleler etrafında birlikte çalışabilecekleri daha esnek yapılar kurmaktadır.

Bu doğrultuda ilk öneri, üniversiteler içinde ya da üniversitelerle iş birliği hâlinde çalışan, belirli ve acil temalar etrafında bir araya gelen araştırma gruplarının yaygınlaştırılmasıdır. Bu grupların bir yıl ya da beş yıl gibi belirli sürelerle çalışması düşünülür. Böylece meseleler yalnızca tek bir disiplinin içinden değil; tarih, sosyoloji, iktisat, siyaset bilimi, antropoloji ve başka alanların ortak katkısıyla ele alınabilecektir. Özellikle bölge araştırmaları gibi örnekler, sosyal bilimlerde katı disiplin sınırlarının ne kadar yapay olduğunu zaten göstermiştir. Farklı alanların aynı konu etrafında buluşması, “tarih sosyolojisi” gibi disiplinler arası yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamış; sosyal bilim bilgisinin tek bir alana hapsedilemeyeceğini göstermiştir.

İkinci öneri, profesörlerin yalnızca tek bir bölümle sınırlı kalmaması, birden fazla bölümde görev almasının teşvik edilmesidir. Bu öneri, akademisyenlerin kendi disiplinlerinin alışkanlıkları içinde kapanmasını engellemeyi amaçlar. Çünkü sosyal bilimlerde sorun çoğu zaman yalnızca ne çalışıldığıyla değil, nereden bakıldığıyla ilgilidir. Bir sosyoloğun iktisatla, bir tarihçinin siyaset bilimiyle, bir antropoloğun felsefeyle temas etmesi; hem kullanılan kavramları hem de soruların biçimini dönüştürebilir. Böyle bir temas, disiplinlerin birbirini denetlediği ve zenginleştirdiği daha canlı bir akademik ortam oluşturabilir.

Üçüncü öneri ise doktora öğrencilerinin kendi alanları dışında da çalışma yapmalarının zorunlu hâle getirilmesidir. Bu öneri özellikle önemlidir; çünkü akademik düşünme biçimi büyük ölçüde doktora sürecinde şekillenir. Eğer araştırmacı en baştan yalnızca kendi disiplininin kavramlarıyla düşünmeye alışırsa, ileride başka alanlarla ilişki kurması da zorlaşır. Oysa farklı disiplinlerle temas eden bir doktora öğrencisi, hem kendi alanının sınırlarını daha iyi fark eder hem de sosyal gerçekliği daha geniş bir çerçevede kavrama imkânı bulur.

Bana göre Sosyal Bilimleri Açın, özellikle bilimsel araştırma yöntemleri derslerinde sosyal bilimler öğrencileri için temel bir metin olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu rapor, sosyal bilimlerin bugün kullandığı kavramların, yöntemlerin ve disiplin sınırlarının tarihsel olarak nasıl oluştuğunu görmemizi sağlar. Böylece öğrenci teknik olarak ezberletilen “araştırma nasıl yapılır?” sorusuna odaklanmakla kalmaz, “araştırma dediğimiz şey hangi bilgi geleneğinin içinden doğdu ve günümüze ulaştı?” sorusunu derinleştirerek içinde bulunduğu disipline katkı sunar...


            Kaynaklar

  • Çelik, A. A. (2023). Sosyal bilimlerin yeniden yapılanması konusunda bir kitap incelemesi: Gulbenkian Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın Raporu. OJCES, 1(2), 306-315. https://10.5281/zenodo.10429700
  • Enstitü Sosyal, "19. yüzyılda gelişen disiplinler ve teoriler ile bugünü okuyabilir miyiz? / Sosyal Bilimleri Açın", https://www.youtube.com/watch?v=-NX76mm5f-Q 
  • Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın, 2009, Metis Yayınları. 
  • Uğraş, Ö. S. (2019). Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın. Medeniyet ve Toplum Dergisi, 3(1), 125-130.

2 Haziran 2026 Salı

Yerleşimci Sömürgecilik Sonrası Belediyeler ve Yerli Yönetişimi: Kanada

Kanada, idari ve siyasal yapısı bakımından federal devlet, parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi özelliklerini birlikte taşıyan bir ülkedir. Federal düzeyde yasama yetkisi Parlamento tarafından kullanılırken, yürütme Başbakan ve kabine etrafında şekillenir; devlet başkanlığı ise anayasal monarşi çerçevesinde Kral ve onun Kanada’daki temsilcisi olan Genel Vali tarafından temsil edilir. Ülke, on eyalet ve üç bölgeden oluşmaktadır. Eyaletler anayasal yetkilere sahipken, bölgelerin yetkileri daha çok federal yönetim tarafından devredilen alanlar üzerinden tanımlanmaktadır. Bu yapıda belediyeler, federal anayasal düzen içinde ayrı bir yönetim kademesi olarak değil, eyaletlerin kurduğu ve yetkilendirdiği yerel yönetim birimleri olarak konumlanmaktadır. Bu nedenle Kanada’da belediyelerin görev, yetki, mali kaynak ve idari kapasiteleri eyaletten eyalete farklılık gösterebilir. Belediyeler, gündelik hayatı doğrudan etkileyen ulaşım, altyapı, imar, parklar, yerel güvenlik, sosyal hizmetler ve kamusal mekân yönetimi gibi alanlarda yurttaşa en yakın kamu otoritesi olarak önemli bir rol üstlenmektedir (Democracy in Canada, 2026).


Kanada’nın demografik yapısı, ülkenin yerel yönetim gündemini doğrudan etkileyen temel unsurlardan biridir. Statistics Canada’nın ön tahminlerine göre Kanada’nın nüfusu 1 Ocak 2026 itibarıyla 41,47 milyona ulaşmıştır. 2021 Nüfus Sayımı’nda 450’den fazla etnik veya kültürel köken bildirilmiştir. Aynı sayımda 1.807.250 kişi kendisini Yerli kimliğiyle tanımlamış ve bu grup toplam nüfusun yüzde 5,0’ini oluşturmuştur. Yerli halklar (Indigenous peoples), First Nations, Métis ve Inuit topluluklarından oluşmakta ve tarihsel deneyimleri, coğrafi dağılımları, hukuki statüleri ile kamu hizmetlerine erişim biçimleri birbirinden farklılaşmaktadır. Bu yazıda “Yerli halklar” ifadesi, Kanada bağlamında First Nations, Métis ve Inuit topluluklarını kapsayacak biçimde kullanılmaktadır (Canada’s Population, 2026; Statistics Canada, 2022)

Kanada’daki Yerli halkların tarihsel kökleri, Avrupalıların kıtaya gelişinden çok daha eskiye uzanmaktadır. First Nations, Inuit ve Métis toplulukları; farklı coğrafyalarda kendi dillerini, kültürel pratiklerini, ticaret ilişkilerini ve yönetişim geleneklerini geliştirmiş kadim topluluklardır. Bu nedenle Kanada’da Yerli halklardan söz etmek, sonradan ortaya çıkan bir azınlık grubundan değil; Kanada tarihinin asli ve kurucu unsurlarından söz etmek anlamına gelmektedir (Indigenous History, 2026).

Yerli halklara yönelik sömürgeci süreç, Avrupalıların kıtaya gelişiyle başlayan ticari ve askerî ilişkilerin zamanla toprak, yönetim ve kültür üzerinde denetime dönüşmesiyle şekillenmiştir. Başlangıçta Fransız ve İngiliz kolonileri, kürk ticareti ve askerî ittifaklar yoluyla First Nations topluluklarıyla ilişki kurmuş; ancak İngiliz egemenliğinin güçlenmesi, yerleşimcilerin artması ve tarımsal/ekonomik genişleme ihtiyacıyla Yerli toprakları kolonizasyonun konusu hâline gelmiştir. 19. yüzyılda bu ilişki daha açık biçimde asimilasyoncu bir niteliğe bürünmüş; 1876 tarihli Indian Act ile federal devlet, Yerli halkların toprakları, kaynakları, kimlik statüleri ve yerel yönetimleri üzerinde geniş yetkiler elde etmiştir. Bu süreçte Yerli halklar, kendi toplumsal ve kültürel düzenlerini sürdürmesi gereken eşit siyasal topluluklar olarak değil, devletin “medenileştirme” ve topluma entegre etme politikalarının nesnesi olarak görülmüştür. Yatılı okul sistemi de bu anlayışın en ağır sonuçlarından biridir; federal hükümet ve kiliselerin iş birliğiyle kurulan bu okullarda Yerli çocukların dillerinden, kültürlerinden, ailelerinden ve yaşam biçimlerinden koparılması hedeflenmiştir. Kanada Hükümeti, 2008 yılında yatılı okullarda eğitim görmüş eski öğrencilerden resmî olarak özür dilemiş; bu okulların Yerli halkların kültürleri, dilleri ve mirası üzerinde yol açtığı zararları kabul etmiştir (First Nations in Canada, 2026). 


Kanada’da Yerli halkların hak mücadelesi, özellikle federal hükümetin 1969’da Indian Act’i kaldırmayı, rezerv topraklarını özel mülkiyete açmayı ve Yerli halklara ilişkin sorumlulukları eyaletlere devretmeyi öngören White Paper girişimine karşı güç kazanmıştır. Hükümet bu politikayı “eşit vatandaşlık” söylemiyle sunsa da Yerli liderler bunu antlaşma haklarını, toprak haklarını ve öz-yönetim taleplerini ortadan kaldıracak yeni bir asimilasyon girişimi olarak değerlendirmiştir. Bu süreçte Yerli liderler, Başbakan’a, İngiliz monarşisine ve sömürge yönetimine dilekçeler sunarak baskıcı yasalara ve haklarının sistematik biçimde reddedilmesine karşı çıkmıştır. Dolayısıyla Kanada’da Yerli hakları, devlet tarafından tek taraflı biçimde verilmiş haklar değil; tarihsel toprak bağını, kültürel sürekliliği ve öz-yönetim iradesini korumaya dönük uzun soluklu bir mücadelenin sonucudur (Indian Act, 1985; Indigenous Foundations, 2026; The White Paper, 1969).


Bu sebeple Kanada’da Yerli halkların yerel yönetişime dâhil edilmesi, yerleşimci sömürgeciliğin[1] yarattığı tarihsel ve kurumsal tahribatı telafi etmeye yönelik bir çaba olarak görülebilir. Kanada yerel yönetim çalışmalarında Yerli halklar ile belediyeler arasındaki ilişki, son yıllarda daha fazla önem kazanan bir başlık hâline gelmiştir. Joanne Heritz’in “Indigenous-Municipal Relations in Canada” başlıklı çalışması, bu ilişkiyi detaylı bir perspektifte anlatmaktadır. Günümüzde Yerli halkların önemli bir bölümü artık rezerv alanlarına gidip gelen geçici kent sakinleri değil, kentleri kalıcı yaşam alanı olarak benimseyen topluluklardır. Kanada’daki Yerli nüfusun yüzde 60’tan fazlası kentlerde yaşamaktadır. Buna karşın rezerv alanlarında[2] yaşayan First Nations toplulukları için belirli yönetişim yapıları bulunurken, rezerv dışında ve kentlerde yaşayan Yerli halklar için aynı ölçüde kurumsallaşmış yönetişim mekanizmaları mevcut değildir. Kanada’da federal ve eyalet düzeylerinde açık ve bağlayıcı yerel politika çerçevelerinin sınırlı kaldığı; buna karşılık bazı belediyelerin Yerli danışma kurulları, Yerli ilişkileri birimleri, irtibat personeli, uzlaşma eylem planları ve sembolik tanıma pratikleriyle daha aktif bir rol üstlendiği vurgulanmaktadır. Edmonton, Toronto, Hamilton, Vancouver, Winnipeg, Halifax ve Regina gibi kentlerde Yerli danışma mekanizmalarının kurulması; Vancouver, Edmonton, Winnipeg ve Toronto gibi büyük belediyelerde Yerli ilişkileri alanında çalışan personel sayısının artması bu eğilimin örnekleridir. Ayrıca Birleşmiş Milletler Yerli Halkların Hakları Bildirgesi, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu çağrıları ve Kayıp ve Öldürülen Yerli Kadınlar ve Kız Çocukları Ulusal Soruşturması gibi süreçler, belediyelere Yerli halkları yerel karar alma süreçlerine katma, kamu personelini tarihsel adaletsizlikler konusunda eğitme ve yerel hizmetleri kültürel duyarlılıkla tasarlama yönünde normatif bir çerçeve sunmaktadır (Heritz, 2026).


Bu argümanı destekleyen Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi’nde yer alan söz konusu ifadeler, Yerli halklara yönelik sömürünün telafi edilmesi konusunda açık bir bildiridir; 

“Yerli halkların tarih boyu haksızlığa uğraması ve bu arada sömürgeleştirilmeleri ve topraklarına ve kaynaklarına sahip çıkamamaları sonucu özellikle kalkınma haklarını kendi ihtiyaç ve çıkarlarına uygun bir şekilde kullanamamalarının yarattığı kaygıdan dolayı, Yerli halkların başta toprakları ve kaynakları olmak üzere siyasi, ekonomik ve sosyal yapılarından ve kültürlerinden gelen, doğuştan sahip oldukları haklarına saygı gösterilmesine ve bu hakların korunmasına acilen ihtiyaç duyulduğunu kabul eder ….. Devlet ile yerli halklar arasında adalet, demokrasi, insan haklarına saygı, ayrımcılığa son ve iyi niyet ilkelerine dayalı  uyumlu ve işbirliğine yönelik ilişkilerin daha da ileri götürüleceğinden emin olarak,  devletleri ilgili halklar ile görüşerek başta insan hakları konusundakiler olmak üzere uluslararası enstrümanlara uymaya ve bunları etkin bir şekilde uygulamaya koymaya davet eder.”  (UNDRIP, 2007).

UNDRIP’in 19. ve 32. maddeleri, Yerli halklarla ilişkinin sembolik tanımanın ötesine geçerek katılım, danışma ve rıza temelinde kurulması gerektiğini göstermektedir. 19. madde, Yerli halkları etkileyebilecek yasal veya idari önlemler alınmadan önce devletlerin Yerli halkların kendi temsil kurumları aracılığıyla iyi niyetle danışma ve iş birliği yürütmesini, onların özgür, önceden ve bilgilendirilmiş rızasını almaya çalışmasını öngörmektedir. 32. madde ise bu ilkeyi özellikle toprak, bölge ve kaynak kullanımı bakımından genişletmekte; Yerli halkların kendi toprakları ve kaynaklarının geliştirilmesi veya kullanımı konusunda önceliklerini belirleme hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır (UNDRIP, 2007).

Heritz’e göre belediyeler, zaman içinde UNDRIP’i belediye katılımı ve politika geliştirme süreçlerinde yol gösterici bir çerçeve olarak benimsemeye başlamış olsa da bu benimseme ve uygulama süreci hâlen erken aşamadadır. Belediyelerin bu çerçeveye verdiği yanıt, çoğunlukla Yerli danışma komiteleri kurmak ve belediye teşkilatı içinde Yerli ilişkileriyle ilgilenen irtibat personeli görevlendirmek şeklinde gelişmektedir. Büyük belediyeler, Yerli nüfus oranından bağımsız olarak bu alanda daha hızlı kurumsallaşmıştır. Edmonton’da Yerli ilişkileri yapısı 1994’te kurulmuş; bunu 1999’da Toronto, 2002’de Hamilton, 2011’de Vancouver, 2017’de Winnipeg, 2018’de Halifax ve 2022’de Regina izlemiştir. Buna karşılık Saskatchewan eyaletindeki Prince Albert ve Saskatoon gibi Yerli nüfus oranı daha yüksek olan bazı kentler, yerel düzeyde resmî ilişki mekanizmaları kurma bakımından daha geride kalmıştır (Heritz, 2026).


Kanada örneği, Yerli halkların belediye yönetişimine dâhil edilmesinin kendiliğinden gelişmiş bir kurumsal reform olmadığını; uzun bir tarihsel mücadelenin, asimilasyon politikalarına karşı direnişin ve öz-yönetim taleplerinin sonucu olarak gündeme geldiğini göstermektedir. Söz konusu yönetişim adımları, yerel yönetimlerin geçmişten devraldığı güç ilişkileriyle yüzleşme zorunluluğunu da ortaya koymaktadır. Bu yönetişim örneği, belediyelerin teknik hizmet sağlayıcı kurumlar olmanın ötesinde; tarihsel hafızayı, toplumsal adaleti ve katılımcı demokrasiyi yerel ölçekte yeniden tesis edebilen aktörler olduğunu da göstermektedir. Bu yönüyle, belediyelerin misyonu, sadece hizmet üretmekle sınırlı değil, tarihsel adaletin, temsilin ve toplumsal güvenin yeniden inşa edilebileceği kurumsal alanlar olarak da düşünülebilir. 

Bu çalışma, yerel yönetişimin geçmişle yüzleşme, kamusal tanınma ve toplumsal güven inşası süreçlerindeki rolüne dikkat çekerek, bu alanda yürütülecek gelecek araştırmalar için yeni bir tartışma konusu için kaleme alınmıştır....

Yerel yönetişim, toplumsal güvenin inşasında vatandaş ile politik aktörler arasındaki ilişkinin onarılmasına nasıl katkı sağlayabilir?

.......

[1]Yerleşimci sömürgecilik, yerli halkların tarihsel topraklarından uzaklaştırılması, toplumsal yapılarının zayıflatılması ve karar alma süreçlerinden dışlanması üzerine kurulu bir yönetim mirası üretmiştir.

[2]Rezerv alan ifadesiyle, Kanada’da belirli bir First Nation topluluğunun kullanımı ve yararı için ayrılmış özel statülü topraklar kastedilmektedir. Bu kavram, Türkiye’deki gündelik kullanımıyla “doğal koruma alanı” ya da “imara kapalı bölge” anlamına gelmez. Kanada hukukunda rezerv alanların hukuki mülkiyeti federal Kraliyete/devlete ait olmakla birlikte, bu topraklar belirli bir First Nation topluluğunun ortak kullanımı ve yararı için tahsis edilmiştir. Dolayısıyla rezerv alanlar hem bir yerleşim yeri hem de Yerli toplulukların tarihsel toprak bağları, topluluk yönetimi, kültürel sürekliliği ve federal devletle kurdukları özel hukuki ilişki bakımından önemli bir idari-mekânsal statüyü ifade eder (Additions to Reserve, 2026).

 

Kaynaklar

Additions to Reserve, 2026, https://www.sac-isc.gc.ca/eng/1332267668918/1611930372477 Erişim: 14.05.2026

Canada’s Population, 2026, https://www150.statcan.gc.ca/n1/daily-quotidien/260318/dq260318b-eng.htm Erişim: 14.05.2026.

Democracy in Canada, 2026, https://www.canada.ca/en/democratic-institutions/services/democracy-canada.html Erişim: 14.05.2026.

First Nations in Canada, 2026, https://www.rcaanc-cirnac.gc.ca/eng/1307460755710/1536862806124 Erişim: 14.05.2026.

Heritz, J. (2026). Indigenous-Municipal Relations in Canada. Canadian Public Administration, 1–8. https://doi.org/10.1111/capa.70059

Indian Act, (1985). https://laws-lois.justice.gc.ca/eng/acts/i-5/page-1.html#h-331721 Erişim:14.05.2026.

Indigenous Foundations, (2026). https://indigenousfoundations.arts.ubc.ca/the_indian_act/#origins Erişim: 14.05.2026.

Indigenous History in Canada, (2026). https://www.rcaanc-cirnac.gc.ca/eng/1100100013778/1607903934135 Erişim: 14.05.2026.

Statistics Canada. (2022). The Canadian census: A rich portrait of the country’s religious and ethnocultural diversity. The Daily,  https://www150.statcan.gc.ca/n1/daily-quotidien/221026/dq221026b-eng.htm Erişim: 14.05.2026.

The White Paper, 1969, https://thecanadianencyclopedia.ca/en/article/the-white-paper-1969 Erişim: 15.05.2026.

UNDRIP, (2007). United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples. United Nations General Assembly.

 Görseller & Kısaltmalar

UNDRIP (United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples): Birleşmiş Milletler Yerli Halkların Hakları Bildirgesi

First Nations in Canada, https://www.rcaanc-cirnac.gc.ca/eng/1307460755710/1536862806124 Erişim: 14.05.2026.


 


22 Mayıs 2026 Cuma

Kütüphane Politikaları: Yönetişim & Hiyerarşi

Robert Musil’in Niteliksiz Adam romanında, “mektupla ikaz edilme” sahnesi olarak hatırlanabilecek bölümde, doktora sonrasında farklı alanlara yayılan, kurumlarla ilişki kurmaya ve kendine bir çalışma alanı açmaya çalışan kişiye yöneltilen bir mektup vardır. Mektupta, alışılmışın dışında gelişen planlardan, öğretim alanında görev yapmanın sağlayacağı tatminden, kamu kurumlarıyla ilişkiden doğan rutinlerden ve bütün bunların karşı tarafta yarattığı kaygıdan söz edilir.

Kişi çalışmak, üretmek, araştırmak, kamusal alanda kendine bir yer edinmek ister; fakat bu isteği çoğu zaman kurumların kapılarında, formlarında, güvenlik noktalarında, yazılı olmayan teamüllerinde ve değişmez katı kurallarında sınanır.

Musil’in metninde geçen bir başka vurgu; çalışkanlıkla geçen bir ömrün, insanın kendi başına hareket etmesini ve bireysel çalışmalarını verimli, teşvik edici bir bilim-toplum ilişkisine dönüştürmesini ihmal etmemesi üzerinedir... Ancak tam da burada temel bir açmaz ortaya çıkar: Toplum için üretmek, araştırmak ve sorumluluk üstlenmek isteyen vatandaş, bu çabasını kamusal kurumlar aracılığıyla sürdürmeye çalışırken dışlanmış, sınırlandırılmış ya da sürekli denetlenen bir konuma itildiğinde, bilim ile toplum arasında kurulması beklenen bu ilişki zayıflayabilir. 

Bu üretim mekânlarından biri de kütüphanelerdir. Bu yazıda kütüphane derken yalnızca tek bir kurum türünü değil; yerel yönetimlerin, merkezi yönetimin ve üniversitelerin çatısı altında faaliyet gösteren farklı kütüphane mekânları kastedilmektedir. 

Aslında; bu mekânlar yönetimin vatandaşla doğrudan temas ettiği kamu hizmeti alanlarından biridir. Kamu kurumlarına niçin mekân dediğimi de kısaca açıklasam iyi olacak... Kütüphanecilik tartışmaları, kamu kütüphanelerine bakışımızı dönüştürüyor; sessizce kitap okunan ya da ödünç kitap alınan bir yer, kentlerde evsizler için gün içinde sığınılabilecek güvenli bir mekân, bebekler ve çocuklar için renkli ve keşfedici bir kreş, herhangi bir kamu kurumunda çalışmayan araştırmacılar ya da bağımsız çalışanlar için kahvelerini alıp bilgisayarlarıyla üretim yapabildikleri özgür bir ofis ortamı, kimi zaman da her ay farklı bir konseptle müzeye, sergiye, atölyeye ya da topluluk buluşmasına dönüşen canlı bir kamusal alan.... Özünde ise temas var; kamusal öğrenmenin, kültürel karşılaşmanın ve gündelik hayatın içinde nefes alınabilecek ortak bir zemin, dinlenme alanı...

Ancak bu konumlandırma karşısında yeni bir dengeye ihtiyaç var; şöyle ki; yönetim; kamu malını, kullanıcı güvenliğini, koleksiyonu, cihazları, ortak kullanım alanlarını ve hizmet düzenini korumakla da yükümlüdür. Hırsızlık, kitap ve materyal kaybı, cihazların kötüye kullanılması, bilgisayarların amacı dışında uzun süre işgal edilmesi, ortak alanlarda gürültü çıkarılması, diğer kullanıcıları rahatsız eden davranışlar, yiyecek-içecek nedeniyle mekânın zarar görmesi, çalışma masalarının kişisel eşya deposuna dönüşmesi, priz ve internet gibi imkânların sınırsızca tüketilmesi gerçekçi risk ve sorumluluk alanı...

Kütüphane yönetimi hem kamu kaynağını korumak hem de farklı kullanıcıların aynı mekândan adil biçimde yararlanmasını sağlamaya çalışmaktadır. Bu nedenle çanta kontrolü, emanet dolabı, kamera sistemi, süre sınırı, sessizlik kuralı, bilgisayar kullanım politikası ya da belirli alanlara giriş düzenlemesi gibi uygulamalar, bazı durumlarda meşru bir idari amaç taşıyabilir. Ancak sorun, koruma amacıyla getirilen kuralların bütün kullanıcıları baştan şüpheli konumuna yerleştirmesiyle başlar. Kullanıcı kütüphaneye her girişinde çantası, oturma süresi, hareket alanı, bedeni, davranışı ve niyeti üzerinden sürekli denetleniyorsa, kendisini hizmet alan bir vatandaş gibi değil, potansiyel bir ihlalci gibi hissedebilir.

Vatandaş, hizmetten yararlanmak yerine kurallarla mücadele etmeye başlar. Her gelişinde aynı açıklamaları yapmak, aynı sınırlamalara takılmak durumunda kalabilir. Bu durumda kütüphane, bilgiye erişim ve kamusal katılım mekânı olmaktan uzaklaşır; kendini dışarıda - dışlanmış - yasakları çiğnemiş- hiyerarşi karşısında - aşağıda -  hissettiği bir bürokratik alana dönüşür.

Bu döngüde kurum çoğu zaman “kimse sorun yaşamıyor” varsayımıyla hareket eder. Oysa sorun yaşamayan kullanıcı değil, sorunu dile getirmekten vazgeçmiş kullanıcı olabilir. Hizmetten sessizce uzaklaşan kişiler, istatistiklerde görünmez. Kuruma gelmeyi bırakan, alternatif mekân arayan ya da kütüphaneyi yalnızca zorunlu olduğunda kullanan kişiler, kamu hizmetinin başarısızlığını sessiz biçimde gösterir. Kurum, girişte kullanıcıdan istenen bilgilerle istatistik girdinin peşindedir. Kaç kişinin geldiği, hangi yaş grubunun hizmet aldığı, kullanıcıların hangi sıklıkta mekâna girdiği ya da hangi hizmetten yararlanmak istediği sayısal olarak izlenebilir. Bu veriler kurum için anlamlıdır; hizmet yoğunluğunu görmek, personel ve mekân ihtiyacını planlamak, bütçe gerekçesi oluşturmak ve idari raporlama yapmak için kullanılabilir.

Fakat burada asıl soru şudur: Bu istatistik vatandaş için ne anlam ifade eder?

Vatandaş kuruma kendisi hakkında bilgi verir; fakat çoğu zaman kendi hizmet deneyimine ilişkin bir karşılık alamaz. Nerede zorlandığı, hangi kurala takıldığı, hangi alandan yararlanamadığı, hangi uygulamanın onu hizmetten uzaklaştırdığı ya da kütüphaneyi nasıl görmek istediği sistematik biçimde sorulmaz. Böylece kurum vatandaş hakkında veri toplar; ama vatandaşın deneyimi hakkında gerçek bilgi üretmeyebilir.

Herhangi bir mekânda paydaşlığı olmayan -mekansız paydaş- kamusal kaynaklardan yararlanarak bilimsel ya da entelektüel faaliyetini sürdürmek isteyen kişi; kurumların gündelik işleyişinde görünmez engellerle karşılaşır. Bu engeller bazen açık bir yasak (mezun olan öğrencilerin kütüphane hizmetlerinden faydalanamaması), bazen süre sınırlaması (5 dakika oturma süresi), bazen güvenlik uygulaması (sırt çantalarının girişteki ahşap odacıklara kilitlenmesi), bazen mekânın tek işleve indirgenmesi (sadece şu kişiler kullanabilir), bazen de “kural böyle” cümlesi .. basit birkaç saha deneyimidir...

Kütüphane çoklu kamulara hizmet eder: öğrenciler, emekliler, çocuklar, bebekli aileler, işsizler, bağımsız araştırmacılar, akademik üretimini sürdürenler, dijital hizmete ihtiyaç duyanlar, evsizler, engelli bireyler, göçmenler, sınava hazırlananlar, sakin bir mekânda bulunmak isteyenler. Bu grupların her biri kütüphaneyi farklı görür ve farklı kullanır dolayısıyla kamu hizmetinin verimli sunulabilmesi için bu deneyimlerin yönetime düzenli biçimde geri bildirim sunması gerekir. 

Eğer bir kütüphane mekânı, kullanıcıların ihtiyaçlarına göre düzenlenmiyorsa, kullanıcıların geri bildirimleri alınmıyorsa, kurallar hizmetten yararlanmayı zorlaştırıyorsa ve kurum bu sorunları çözmek için katılımcı bir mekanizma kurmuyorsa, kamu kaynağının etkili kullanımından söz etmek güçleşir. 

Tam da burada kamu toplantıları, bu hizmetlerin niteliğini artıran bir araç olarak düşünülebilir. Kullanıcı taleplerine ilişkin yüz yüze toplantılar, açık forumlar, kullanıcı danışma kurulları, düzenli ihtiyaç analizleri, tematik geri bildirim günleri ve hizmet tasarımı atölyeleri olmadan kütüphane yönetimi kendi kullanıcılarını gerçekten tanıyamaz. Bu kural hangi kamu yararını koruyor? Kullanıcıyı hizmetten uzaklaştırıyor mu? Daha esnek bir uygulama mümkün mü? Aynı güvenlik ya da düzen amacı, daha az kısıtlayıcı bir yöntemle sağlanabilir mi? Kullanıcıya alternatif sunuluyor mu? Kullanıcıdan geri bildirim alınıyor mu? 

.....

Yaşadığımız yüzyılda kütüphanelere yönelik toplumsal ve yönetsel algı nasıl değişmektedir; merkezi yönetim, yerel yönetimler ve üniversite kütüphanelerinde uygulanan kurallar ve yasaklar, kullanıcıların kamu hizmetine erişimini ne ölçüde engelleyici, dışlayıcı ya da kapsayıcı biçimde etkilemektedir?

Özellikle kent hayatında birçok çalışma ve sosyalleşme alanının ticarileştiği, kapalı bir mekânda sessizce oturmanın bile ekonomik bir karşılık gerektirdiği düşünüldüğünde, kamu kütüphaneleri parasız, eşit ve güvenli kamusal mekân ihtiyacını karşılayan nadir kurumlardan biridir. 

Buradan hareketle; kütüphanelerin uluslararası kütüphanecilik misyonu doğrultusunda amaçlarını yeniden güncellemesi gerekmektedir. Kütüphane yönetimleri, vatandaşları potansiyel birer ihlalci olarak görmek yerine, iyi kurumsal örneklere ve kapsayıcı hizmet modellerine yönelmelidir. Burada temel soru şudur: Kütüphanenin misyonu gerçekten yalnızca okur kitlesini artırmak mıdır, yoksa farklı kullanıcı gruplarının bilgiye, mekâna ve kamusal yaşama erişimini mümkün kılmak mıdır? Bu nedenle kütüphanede ortaya çıkan sorunları yasaklar ve engellemeler yoluyla bastırmaya çalışmak yerine, bu sorunların neden ortaya çıktığını, hangi ihtiyaçlara işaret ettiğini ve hangi yönetsel eksikliklerden beslendiğini sorgulamak gerekir.

Kütüphane yönetiminin temel yaklaşımı, ihlalci kullanıcı ihtimaline göre önlem alırken dürüst vatandaşı hizmetten uzaklaştırmak olmamalıdır. Aksine, kurallar dürüst vatandaşın kamu hizmetinden güvenle, saygıyla ve kolaylıkla yararlanmasını esas alacak biçimde kurulmalı; kötüye kullanım ihtimalleri ise tüm kullanıcıları şüpheli hâle getirmeden, somut risklere yönelik ölçülü ve hedefli tedbirlerle yönetilmelidir. 






18 Mayıs 2026 Pazartesi

Belediye Personelleri İçin Yapay Zeka Kullanma Rehberi

Bu iddialı başlık için uzun soluklu bir çalışma gerekiyordu ancak aklıma gelmişken dayanamadım ve kısaca yazmak istedim, bu konsepti genişletip teze ya da makaleye dönüştürmeniz için de belki minik bir referans teşkil edebilir, etsin isterim. Ya da belediyede ilgili birimde çalışıyorsanız faydalı olmasını temenni ederim. 

Öncelikle belediyelerde hangi alanda yapay zeka kullanımından bahsediyorum o alanın sınırlarını çizelim: stratejik plânlama yaparken!

Yapay zekâ, belediyelerin stratejik planlama süreçlerinde önemli kolaylıklar sağlayabilir. Durum analizi hazırlamak, paydaş görüşlerini sınıflandırmak, anket sonuçlarını özetlemek, GZFT analizi için taslak oluşturmak ya da performans göstergeleri geliştirmek gibi birçok aşamada belediye personeline destek olabilir. 

Kamu yönetiminde yapay zeka kullanımına dair çalışmalar kuramsal düzeyde ve ampirik çalışmalara ihtiyaç var. Bu durum bir yana bir personel için hatırlanması gereken ilk detay; yapay zekâ tamamen karar verici değil, iş yükünüzü hafifleten destekleyici bir araçtır. 

Stratejik planda hangi hedeflerin yer alacağına, hangi hizmet alanına öncelik verileceğine ya da hangi mahallenin hangi ihtiyacının öne çıkarılacağına yapay zekâ tek başına karar vermemelidir. Eğer elinizde ihtiyaçlara yönelik bilgi havuzu varsa bunu anonimleştirerek kullanmanız gerekir. Vatandaş şikâyetleri, sosyal yardım başvuruları, sağlık, gelir, adres, kimlik veya iletişim bilgileri gibi veriler yapay zekâ araçlarına doğrudan girilmemelidir. Bu yüzden belediye personeli, yapay zekâya veri aktarırken anonimleştirme, maskeleme ve asgari veri kullanımı ilkelerine uymalıdır. 

Diğer mesele, yapay zekanın size sunduğu bilgileri doğrulamanız gerekmektedir; yanlış eksik ya da gerçekliği olmayan bilgi ile gerek sahada gerek masa başında zincirleme bir hataya sebebiyet verebilirsiniz. 

Yapay zekâ, belediyelerde stratejik planlamayı hızlandıran ve zenginleştiren güçlü bir yardımcı olabilir. Ancak kamu yönetiminde asıl mesele teknolojiyi kullanmak değil, onu hukuka uygun, etik, denetlenebilir ve kamu yararına hizmet edecek şekilde kullanmaktır

Konu hakkında eğitimleri takip edebilirsiniz bu eğitimler kurumsal da olabilir bireysel olarak da ilerleyebilirsiniz. 

Şimdi bir örnekle olası riskleri örnekle açıklayalım:

Yapay Zekâ ile Mahalle Bazlı İhtiyaç Tespiti

Bir belediye personeli, stratejik plan hazırlığı sırasında yapay zekâdan destek almak istiyor. Amacı, ilçedeki mahallelerin öncelikli ihtiyaçlarını belirlemek ve buna göre stratejik amaç, hedef ve performans göstergesi taslağı oluşturmak.

Personel yapay zekâya şöyle bir komut yazıyor:

“Aşağıdaki vatandaş şikâyetlerini analiz et. Hangi mahallede hangi sorunlar öne çıkıyor? Buna göre stratejik plan için hedefler ve performans göstergeleri öner.”

Burada birkaç ciddi mesela bulunmaktadır, bakalım; 

1. Kişisel veri paylaşma hatası

Personel, vatandaş şikâyetlerini olduğu gibi yapay zekâya yükleyebilir. Örneğin:

“Ayşe Yılmaz, 0532…, Atatürk Mahallesi, X Sokak’ta oturuyorum. Engelli çocuğum var, kaldırım bozuk olduğu için dışarı çıkamıyoruz…”

Bu çok riskli bir kullanım olur. Çünkü isim, telefon, adres, sağlık/engellilik bilgisi gibi kişisel ve hassas bilgiler yapay zekâ sistemine aktarılmış olur.

Doğru kullanım şöyle olmalıydı:

“Atatürk Mahallesi’nde kaldırım erişilebilirliğiyle ilgili çok sayıda şikâyet bulunmaktadır. Özellikle engelli bireylerin kullanımına uygun olmayan kaldırımlar vurgulanmaktadır.”

Yani veri anonimleştirilmeli, kişisel bilgiler temizlenmeli, yalnızca analiz için gerekli içerik kullanılmalıdır.

2. Yapay zekânın önerisini doğrudan plana koyma hatası

Yapay zekâ şöyle bir hedef önerebilir:

“2025 yılı sonuna kadar tüm mahallelerde kaldırımların yüzde 100’ü engelli erişimine uygun hâle getirilecektir.”

Bu öneri gerçekçi olmayabilir. Belediyenin bütçesi, personel kapasitesi, ihale süreçleri, mevcut altyapı durumu ve yatırım programı buna uygun olmayabilir.

Daha doğru hedef şöyle olabilir:

“Plan dönemi sonuna kadar öncelikli güzergâhlarda erişilebilir kaldırım düzenlemelerinin kademeli olarak artırılması.”

Performans göstergesi de şöyle olabilir:

“Erişilebilirlik standardına uygun hâle getirilen kaldırım uzunluğu / metre.”

Buradaki hata, yapay zekânın kulağa iyi gelen ama uygulanabilir olmayan hedefler üretmesidir.

3. Eksik veriden genelleme yapma hatası

Diyelim ki yapay zekâya sadece dijital başvuru kanallarından gelen şikâyetler verilmiş olsun. Bu durumda sistem, daha çok internet kullanan, belediye uygulamasına erişebilen veya şikâyet yazma alışkanlığı olan vatandaşların taleplerini öne çıkarabilir.

Sonuçta yapay zekâ şöyle bir analiz yapabilir:

“İlçede en önemli sorun otopark yetersizliğidir.”

Ama sahaya gidildiğinde dezavantajlı mahallelerde altyapı, sosyal yardım, ulaşım veya park ihtiyacının daha öncelikli olduğu görülebilir.

Yani yapay zekâ, kendisine verilen verinin sınırları içinde konuşur. Veri eksikse, analiz de eksik olur.

4. Mahalleler arasında önyargılı sonuç üretme hatası

Yapay zekâ, şikâyet sayısı fazla olan mahalleyi “en sorunlu mahalle” gibi yorumlayabilir. Oysa şikâyet sayısının fazla olması, orada daha çok sorun olduğu anlamına gelmeyebilir. Belki o mahallede vatandaşların belediyeye erişimi daha kolaydır. Başka bir mahallede sorun daha büyüktür ama başvuru sayısı düşüktür.

Bu yüzden personel şunu bilmelidir:

Yapay zekâ çıktısı, saha bilgisi ve kurumsal deneyimle kontrol edilmeden stratejik önceliğe dönüştürülmemelidir.

5. Mevzuata aykırı veya kurumsal dile uymayan metin üretme hatası

Yapay zekâ bazen belediyenin görev alanı dışında kalan öneriler sunabilir. Örneğin:

“Belediye, tüm okullarda müfredatı yenilemelidir.”

Bu belediyenin yetki alanında değildir ya da stratejik plan diline uygun olmayan, fazla iddialı veya siyasi çağrışımı güçlü ifadeler üretebilir.

Bu nedenle personel, yapay zekâdan gelen her öneriyi şu süzgeçten geçirmelidir:

“Bu öneri belediyenin görev alanına giriyor mu?”
“Mevzuata uygun mu?”
“Bütçe ve personel kapasitesiyle gerçekçi mi?”
“Stratejik plan formatına uygun mu?”
“Vatandaş verisi korunmuş mu?”
“Bu kararın sorumluluğunu kurum olarak üstlenebilir miyiz?”

Sonuç itibariyle bu kısacık örnek referans alınırsa, kamu kurumlarında yapay zeka kullanımı konusunda ciddi sorumluluklar olduğu hatırlanmalıdır. 

Bu konu gelecek araştırmalar için yeni bir araştırma sorusunu gündeme getirmektedir; 

"Belediyelerde stratejik planlama sürecinde yapay zekâ kullanımında kamu personelinin karşılaşabileceği etik, hukuki ve yönetsel riskler nelerdir ve bu riskleri azaltmak için hangi kullanım ilkeleri benimsenmelidir?"

"Belediye personeline yönelik yapay zekâ okuryazarlığı eğitimi, stratejik planlama sürecinde kişisel veri güvenliği, çıktı doğrulama ve etik kullanım farkındalığını nasıl etkilemektedir?"

yönetsel riskler, etik ve hukuki değerler ile teorik tartışma konuları için oldukça geniş bir soru işareti barındırmaktadır...

eh hadi buyrun! 


24 Nisan 2026 Cuma

Akademik Belediyecilik Anlayışı: Planlama Ajansları

Bu yapılanmaya akademik belediyecilik anlayışı diyorum; ülkemizde oldukça sınırlı sayıda planlama ajansı bulunuyor; İzmir (İZPA), İstanbul (İPA), Muğla (MUPA), Bursa (Bursa Plan), Antalya (ANTPA) başlıca örnekler aslında; ancak bazıları hâlâ kurumsallaşma aşamasında Antalya gibi..

Genel olarak ifade edebiliriz ki; bu yapılar, ulusal ve uluslararası projelere dahil olma, kentteki hizmet önceliklerini tespit etme, veri odaklı yönetişim ile bilimsel veriler, uzman görüşleri, katılımcı süreçlerle şehir yönetimine katkı sunmaktadır. Çalışma disiplinine baktığımızda katı bir stratejik rapor görmeyiz, bilimsel bir doküman okuruz, istihdamda ise idari işlerin yükünden ziyade araştırmacıların araştırmalarına yönelik akademik sorumluluklar bulunur. Projeler, istatistikler, kongre ve sempozyumlar ile saha araştırmalarına rastlarız.

Bu yapılar, kurulduğu şehrin önceliklerine yönelir mesela Muğla'da turizm ve tarım konusundaki faaliyetlerin iyileştirilmesi, sorunların çözülmesi gündemin temasını oluştururken, İstanbul'da kent kirliliği, ulaşım, çevre sorunları gündeme taşınır. Dolayısıyla kentin doğasına uygun bir işleyişte konumlanan planlama ajansları, akademik kariyerini yapmış ama ev genci olan gençlere istihdam olanağı sağlayabilir, akılcı bir yönetim paradigmasıyla çerçevelenir bu durumda da kent bilgi sistemini olağan bir şekilde üretir. Hatta üniversite işbirliğinde idari işlerden sorumlu kişilerin belki de akademisyenlerle kurmaktan çekindiği o ilişki ve iletişimi kolaylıkla kurabilir bu yapılar! 

Ayrıca yerel yönetimler üzerine çalışan akademisyenler için veri ve istatistik sağlar ki bu; gelecek çalışmalar adına kolaylaştırıcı bir etki faktörüdür. 

Belediye yönetimine bağlı ancak iç dinamiklerinde araştırma kurumu gibi işleyen bu model; güncel bir yerel yönetişim paradigması sunar ve akademik açıdan da önemle üzerinde durulması gereken bir konu arz eder. 

Lisansüstü süreçler için bu blog yazısının ilham olmasını diliyorum. Merak ettikleriniz olursa sormaktan çekinmeyin.

Sevgiler.





24 Kasım 2025 Pazartesi

Kraliçenin Kriket Sahası: Politik Bir Okuma

"Altın renginde ışıldarken güneş,

ağır ağır ilerliyoruz öğle vaktinde;

o küçücük kollarımızla,

çekiyoruz kürekleri beceriksizce,

gideceğimiz yere varabilmek için

boşuna çabalıyoruz ufacık ellerimizle,

Ah, hain Üç!

Saat tam üç iken, böylesine eşsiz bir günde, bir masal için yalvarmak…

haykırdı o gür sesiyle

Buyurgan Birinci: " Masal başlasın!"

Sakin bir sesle belirtti dileğini İkinci: " Masalın içinde gerçek olmasın!"


Masalın içinde gerçek, gerçeğin içinde de masalı tezahür ediyorsak, edebiyatın içinde politika ya da politikanın içinde edebiyatı göremez miyiz? Lewis Carroll, Alice’i yazarken bunu gördü kanımca; zaten kendisi hakkında çıkan dedikodular da bu yönde; yani gerçekten “adil temsil”, “hakkaniyetli sistem” takıntısı olan bir matematikçi… Kendisi, Victoria dönemine şahitlik eden biri (1837–1901) aslında neredeyse baştan sona bu çağın insanı. 

Toronto'da kütüphane kütüphane gezdiğim bir gün Lillian H. Smith Library’nin en üst katındaki klasik çocuk edebiyatı Osborne Collection sergisini dolaşırken koskocaman bir poster görmüştüm, Alice in Wonderland, pamuklu uzun bir bezdi satın alsaydım evdeki duvara asarmışım, birazcık pahalıydı (25 dolar), Alice dimdik ayakta duruyordu ve yanı başında da Cheshire kedisi vardı. Ardından farklı bir kitap künyesi için görevliye sıra numarası sormaya gittiğimde henüz bir yaşını doldurmamış güzel bir bebek gördüm, annesiyle birlikte kitap sırasına girmişti, o kadar güzeldi ki dayanamayıp adı nedir diye sormuştum, annesi de Alice demişti. Ahh! Hani şu masal karakteri olan Alice mi? Evet o! 

Sonra merak ettim, aslında o koleksiyondaki tüm çocuk kitaplarını merak ettim… Alice’ı okudum hemen, ama eline alıp da okudum bitti diye kenara iliştirilecek bir kitap değildi o, ders materyali olarak bile kullanılabilirdi, nitekim Victoria dönemi politik atmosferi, hukuk ve ceza sistemi üzerine yazılmış bir eserdi ki zaten bu yüzden klasikti!

Özellikle de 8. bölümde değiştirilen oyun kuralları, kesilmesi istenen kelleler ve suç cezanın orantısızlığı sembolik anlatılarla Alice’in macerası haline getirilmiş. Kraliçe’nin Kriket Sahası başlıklı 8. bölümde Alice, kırmızı olması gerekirken yanlışlıkla beyaz gül ağacı dikildiği için gülleri kırmızıya boyayan üç bahçıvanla karşılaşıyor; Kraliçe bunu fark ederse hepsinin kellesinin gideceğini duyduğunda şok oluyor. Gülleri kırmızıya boyayan üç bahçıvan, hatayı düzeltmek yerine gülleri boyayarak günü kurtarıyor. Bu da sistemin şeffaf ya da hesap verilebilir olmadığını gizlilik, yalan ve sahtecilikle kurtarılan bir yönetim güncesi sunuyor. 

Derken askerler, soylular ve en son Kupa Kralı ile Kupa Kraliçesi’nden oluşan iskambil destesine benzeyen tuhaf bir alay geliyor. Hep birlikte son derece kuralsız, kaotik bir kriket oyunu oynuyorlar: toplar kirpi, sopalar flamingo, kemerlerse iki büklüm olmuş askerlerden oluşuyor. Kraliçe oyun boyunca durmadan ölüm cezaları yağdırıyor. Alice, bu söylemlerden korkuyor ve kendi kendine ara ara şöyle söylüyor; "Bunların hepsi yalnızca bir deste iskambil kağıdı, onlardan korkmama gerek yok." Ancak tuhaf bir durum beliriyor; kraliçenin kriket oyunu ile Alice’in bildiği kriket oyunu masal boyunca farklı seyrediyor ve Alice, "Hiç de kuralına göre oynamıyorlar” diye söyleniyor. Kriket sahnesi, baştan sona hukuk devleti ile keyfî iktidar arasındaki karşıtlığın alegorisi gibi işliyor; zemin tümsek ve delikli, toplar kirpi, sopalar flamingo, kemerler askerlerden oluşuyor; herkes kafasına göre hamle yapıyor. 

Tüm bunlar olurken sıra Cheshire Kedisi’nin de başının kesilmesine geliyor. İstediği zaman görünüp kaybolabilen bu kedi, infaz emredildiği anda gövdesini yok ediyor ve ortada sadece havada asılı duran ve sırıtan bir kedi başı olarak tezahür ediyor. Buna rağmen Kraliçe, onun da kafasının kesilmesini emrediyor. Dokunulabilir bir beden olmamasına rağmen otoritenin bu buyruğu ile cellat arasında bir tartışma beliriyor; kedi neden suçlu ve nerede? Cellat’a göre gövdesi olmayan bir kafa kesilemez; zaten bugüne kadar böyle bir şey yapmak zorunda kalmamıştır ve bu yaştan sonra da niyeti yoktur. Kral ise, kafası olan her şeyin kesilebileceğini, dolayısıyla bu konuda daha fazla saçmalamanın anlamsız olduğunu savunuyor. Kraliçe, son sözü söyleyerek; “Bir dakika içinde çözülmezse herkesin kellesi gidecek” diyerek tartışmayı sonlandırıyor. 

Carroll, Kraliçe figürü üzerinden hukukun işleyişine, kişiye göre eğilip bükülmesine ve hukuksuzluğun bizzat “hukuk” kisvesiyle meşrulaştırıldığı otoriter düzenlere masal diliyle ayna tutarak, hâlâ iyileştirmeye çalıştığımız sorunları bu klasik bölümle görünür kılıyor.

Müthiş. 

Ah! Bir de eğer birisi yanınızda tüm dişlerini göstererek sırıtıyorsa ona Cheshire Kedisi gibi ne sırıtıyorsun diyebilirsiniz. ☺



Referans

Alice Harikalar Diyarında, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Baskı (İlgili Bölüm 74-83).

Huici, E. S. (2015). Satire in Wonderland: Victorian Britain through the eyes of Lewis Carroll (Doctoral dissertation).

Müge Sözen (Çev.), Alice Harikalar Diyarında”da Victoria Dönemine Ait Tarihsel ve Siyasi Hiciv, http://www.gercekalice.com/2017/05/alice-harikalar-diyarndada-victoria_21.html

 



23 Kasım 2025 Pazar

Kafka'nın Bürokrasisi: Süreksiz Bloklar ve Bitişik Kapılar

Minör Bir Edebiyat İçin kitabının 8. bölümünde, Deleuze ve Guattari, Kafka'nın bürokrasisini iki farklı mimari yapıyla değerlendiriyor. Bu edebi ve felsefi okuma, bize şu soruyu sorduruyor: politika belgelerinin inşasında süreksiz bloklar içinde mi dönüp duracağız yoksa bitişik kapıları mı çalacağız?

Her şeyden önce bu iki kavramın mimari açıdan ne anlama geldiğini görelim ve bu anlamı politika belgelerinin hazırlanma sürecine işleyelim;

Süreksiz Bloklar;  "İşçiler bir bloğu bitirir bitirmez bir başka blok yapmak için çok öteye gönderildiklerinde, belki de asla doldurulamayacak yarıklar bırakırlar her yerde. Bu süreksizliğin hikayelere özgü olduğu söylenebilir mi? Daha derin bir neden vardır. Aşkın, soyut ve şeyleşmiş bir makine, temsili var olduğu ölçüde, süreksizlik kendini Kafka'ya daha çok dayatır. Sonsuz, sınırlı ve süreksiz bu bağlamda aynı tarafta yer almaktadır. İktidar kendini aşkın bir otorite, paranoyak bir despot yasası olarak her sunduğunda, iki dönem arası duraklarla birlikte dönemlerin süreksiz dağılımı ve iki blok arasındaki boşluklarla birlikte blokların süreksiz bölüşümü önemli olur...."

Bu tanımlama örneğinden hareketle sonsuz, büyük bir çemberde kendi etrafında dönüp duran dairesel bir mimaride şekillenen bürokraside: suçlama / beraat / suçluluk / masumiyet dönemleri boşluk ve kesintiler içermektedir. Bloklar birbirine yakındır ama aralarda mesafeler vardır, bu durumda bürokrasinin iki üslubu karşımıza çıkar: hem mesafeli hem yakın! Kanunlar herkese yakın olsa da erişilebilirlik açısından epey uzaktadır. 



Deleuze & Guattari, 2001, s.108.


Bu okuma, bize şunu düşündürtür: politika belgeleri, gerçekten farklı bloklar arasındaki boşlukları kapatan ortak bir gelecek mi kuruyor, yoksa sadece kuleyi meşrulaştıran parçalı bir duvar mı örüyor?  Tepe yönetimi tarafından tasarlanan, gündelik hayatın her alanına nüfuz eden ama yurttaşın somut deneyiminden büyük ölçüde kopuk bir “kule-bürokrasi”yle karşılaşabiliriz: kararlar ve düzenlemeler, çoğu zaman hukuki ve idari zorunluluklar olarak üretilir, ülkenin ilerlemesinde dönüştürücü güce sahip kamu kurumlarının tepe yöneticileri, politik yanını göstermek için kurumu yücelten başarıları göz ardı eder, sosyal medya sayfaları gerçek gelişim adımlarını duyurmak yerine yöneticinin reklamının yapıldığı plâtformlara dönüşür. Kararlar ve düzenlemeler ortak bir görüş çerçevesinde değil otoritenin isteğine göre çerçevelenir, memurlar sürgün yememek için bir fikre itiraz edemez ya da göstermelik etkinliklerin, göstermelik anketlerin, sınırlı istişare toplantılarının, kurum içi dar çevrelerin birbirini ağırladığı, “yapmış olmak için yapılan” etkinlikler silsilesi birbirini takip eder. Kurum, temsil kapasitesi zayıf, vatandaşlarına ya da öğrencilerine yakın görünen ama uzak bir poza yerleştirir kendisini. Deleuze ve Guattari’nin Çin Seddi okumasında işaret ettiği gibi, parçalı duvarın tek işlevi kulenin otoritesine gönderme yapmaktır; bloklar arasındaki doldurulamaz boşluklar ise aşkın yasanın herkese bir yandan sonsuz derecede uzak, öte yandan sürekli “çok yakın” oluşunun, yani bürokratik iktidarın hem her yerde hazır hem hiçbir yerde gerçekten erişilebilir olmamasının mekânsal ifadesi hâline gelir.

İkinci mimari yapı ise Bitişik Kapılar'dır; 



                                                            Deleuze & Guattari, 2001, s.108.

"Bu mimari durum, yapının bir geçit boyunca yatay olarak uzandığı ve bu geçidin cepheden görüldüğü bir organizasyona işaret eder. Bu modelde yapı, alçak tabanlıdır; geniş açı ve alan derinliğiyle yatay süreklilik vurgulanır. İç koridorların sınırsız biçimde uzandığı bu yapı, yukarıdan değil içeriden deneyimlenen bir yeryurt ya da yeraltı modelini çağrıştırır. Bu mimaride mekânsal bir çelişki dikkat çeker: Bloklar birbirlerinden uzak gibi görünse de, yapının işleyişi içinde bitişik olarak kurgulanırlar. Böylece, yüzeyde ayrık gibi görünen mekânsal birimler, derinlikte gizli bir süreklilik ve temas içinde bulunurlar."(Deleuze & Guattari, 2001; 111)


                                                            Deleuze & Guattari, 2001, s.109. 

Bu ikinci mimari duruma göre kurulmuş bir bürokrasi hayal edersek, artık ortada yükselen bir “kule” değil, cepheden görülen uzun bir geçit ve bu geçide açılan çok sayıda kapı vardır. Kurumun farklı birimleri, uzmanlık alanları, hatta mahalle ve yurttaş girişimleri, yüzeyde birbirinden uzak odalar gibi görünür; farklı katlarda, farklı koridorlarda, farklı mevzuat rejimlerine bağlıymış gibi dağılmıştır. Ama işleyiş düzeyinde, yani “arka kapılar” düzleminde, bu odalar bitişik kurgulanmıştır: veri tabanları ortaklaşır, belgeler müşterek yazım araçları üzerinden hazırlanır, aynı dosya bir müdürlüğün bilgisayarından diğerinin ekranına aralıksız geçer, taslaklar yalnızca hiyerarşik onay zincirinden değil, yatay çalışan küçük ekiplerin, karma komisyonların, mahalle forumlarının iç içe geri bildiriminden geçer. Böyle bir bürokratik mimaride kamu belgesi dediğimiz şey –stratejik plan, yönetmelik, eylem planı, bütçe raporu– tepeden inen kapalı bir “son metin” olmaktan çok, içeriden deneyimlenen, sürekli revizyona açık, koridor boyunca dolaşan bir süreç-belgeye dönüşür: Yurttaş, o belgeyle hazırlanırken karşılaşır; bir odada başlayan ifade, başka bir odada itirazla, üçüncü bir odada veriyle, dördüncü odada yerel bir hikâyeyle şekillenir. Yüzeyden bakınca hâlâ birbirinden kopuk gibi görünen “kurumsal odalar”, derinlikte, yani bu kesintisiz iç koridorlar boyunca, gizli bir süreklilik ve temas içinde çalışır; bürokrasi böyle okunduğunda, kamusal belgeler de “kulede yazılıp aşağıya indirilen” metinler değil, ortak bir geçitte yan yana yürürken yazılan metinler olarak düşünülmeye başlar.

Artık bu kavramsallaştırma üzerinden yeni bir masa tartışması (roundtable) başlatabiliriz: diyebiliriz ki Deleuze ve Guattari’nin Kafka'nın Bürokrasisi üzerinden başlattığı yersiz yurtsuz bu konu hakkında
"politika belgelerini inşa ederken, süreksiz bloklar halinde kule etrafında mı dönüp duracağız, yoksa bitişik kapılardan geçerek gerçekten var olan ortak bir koridora mı çıkacağız?"

Ya da 

Dijitalleşme çağında yurttaşın gündem belirleme hakkını, kuleye veri taşıyan tekil sinyaller olarak mı, yoksa bitişik kapılar boyunca ilerleyen, her turda genişleyen ve derinleşen vatandaş gündeminin halkaları olarak mı düşüneceğiz?

Her iki okumayla birlikte; kamusal malların üretiminde erişim, temsil ve gündem belirleme süreçlerini birlikte kamusallaştıran bir politika mimarisini "kavrayış" olarak nasıl anlatacağız ve öğreteceğiz?

Referans

Deleuze, G., Guattari, Felix, (2001), Kafka, Minör Bir Edebiyat İçin, (Çev: Özgür Uçkan, Işık Ergüden), Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.  











4 Ağustos 2025 Pazartesi

Köksap Bir Ders İçeriği

Akademik çalışmalarıma devam ederken bir yandan da acaba üniversite öğrencileri için yeni nesil bir ders plânı yapsam nasıl olurdu sorusunu soruyorum kendime, bazı geceler uykuya dalmadan önce de zihnimde kurguluyorum, okuduklarım da bu kurgunun olgunlaşmasında bana fikir veriyor. Deleuze ve Guattari'nin "köksap felsefesi" de bu kurguya ilham verenlerden, Bin Yayla sayfa 20'de şöyle bir örnekle köksal hâli açıklanıyor; 




Bu yaklaşım, köksap ontolojisi çerçevesinde, taklitle sınırlı bir entegrasyondan ziyade, teknolojik sistemlerle yerel yönetimler arasındaki etkileşimi "paralel olmayan evrim" bağlamında yeniden düşünmemi sağladı. 

Bu kitabın zihnimi coşturmasıyla neden bir dersin içeriğinde köksap bir metodoloji uygulanmasın ki dedim... Şimdi pilot bir konu seçiyorum ve bunun üzerinden zihnimden akanları buraya not ediyorum.  Öncelikle iyi bir temel atmak adına kavramsal ve akademik çerçeveyi yaklaşık 8 hafta kadar anlattığımı varsayıyorum ve ardından da bu güncel konuları tartışmak üzere öğrencileri müzakereye davet ettiğim bir ders programı yapıyorum.

8. hafta sonrasındaki eğlenceli müzakereler...

Tema: Yaban Arısı ve Orkide – Taklitten Kaçış Olarak Yerel Yönetimlerde Yapay Zeka

Konular:  

Kodların, artı-değerlerin, yapay değerlerin gerçek oluş'u ne demektir?

Yerel yönetimler ile yapay zekâ teknolojileri arasında nasıl bir ilişki kurulacaktır? 
  
Yerel yönetimler, yapay zekâyı hizmetleri daha iyi kopyalamak için mi kullanıyor, yoksa bir çeşit kaçış çizgileri mi yaratıyor? 

Yerel yönetimlerde AI sistemleri kurgulanırken yerel kültürlerin “birlikte” ama “farklı” gelişimi nasıl mümkün olabilir?             

Etik ve hukuki sınırlılıkları köksap metaforuyla açıklayıp tartışınız. 

Müzakere Araçları:  Podcast, Stand-up, Tabu, Masa Oyunu, Harita, Senaryo, Şarkı, Kavram Panosu

Gruplar:   A, B, C, D (Her grup kendisine isim seçebilir)

Sonuç ve Değerlendirme:  Hangi grup yaban arısı hangi grup orkide?