Dahlberg’in 2011’de önerdiği dört dijital demokrasi pozisyonu, dijital demokrasiyi tekil ve nötr bir kavram olarak değil; farklı demokrasi tahayyüllerinin, farklı yurttaş özne anlayışlarının ve farklı teknoloji varsayımlarının kesiştiği çoğul bir alan olarak düşünmemizi sağlar.
Dahlberg’e göre dijital demokrasi tek bir model üzerinden anlaşılamaz. Aksine, bu alanda birbirinden farklı dört temel pozisyon ayırt edilebilir: liberal-bireyci (liberal-individualist), müzakereci (deliberative), karşı-kamular (counter-publics) ve otonomist Marksist (autonomist Marxist) pozisyonlar. Bu ayrım, dijital demokrasinin yalnızca teknolojik imkânlarla değil, aynı zamanda farklı demokrasi, yurttaşlık ve kamusallık anlayışlarıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir.
Her yaklaşım farklı bir yurttaş/özneyi tanımlar ve bu tanımın sınırları içinde dijital demokrasiyi yorumlar. Liberal-bireyci yaklaşımda özne rasyonel, kendi çıkarını bilen ve tercih yapan bireydir. Müzakereci yaklaşımda özne, tartışma yoluyla kamusal akıl geliştiren bireydir. Karşı-kamular yaklaşımında özne, dışlanma ve adaletsizlik deneyiminden hareketle kolektif olarak örgütlenen birey/kamudur. Otonomist Marksist yaklaşımda ise özne, ağlar içinde ortak üretim yapan “çokluk”tur.
Burada önemli bir ayrım var: vatandaş hukuki bir statü olarak tekil olabilir, ama demokratik özne olarak tekil değildir. Yani pasaport, oy hakkı, yurttaşlık bağı açısından “vatandaş” bir kategori gibi görünür. Ama demokrasi teorisi açısından baktığımızda vatandaş her zaman yeniden tanımlanabilir.
Dahlberg’in yaptığı şey de tam olarak bu: “Dijital demokrasi vatandaşı kimdir?” sorusunun tek cevabı yoktur.
Mesela liberal-bireyci pozisyonda vatandaş daha çok “tercih bildiren birey”dir. Diyelim ki bir belediye sitesinde “Yeni park nereye yapılsın?” diye bir anket var. Vatandaş seçenekleri inceler, kendi çıkarına ya da tercihine en uygun olanı işaretler. Ya da bir çevrimiçi imza kampanyasına katılır, milletvekiline e-posta gönderir, bir uygulama üzerinden şikâyet oluşturur, çevrimiçi bağış yapar. Burada vatandaşın temel işlevi şudur: bilgi alır, tercih yapar, bu tercihi sisteme iletir. Dahlberg’in liberal-bireyci pozisyonda saydığı e-oylama, web geri bildirim sistemleri, dilekçeler, e-posta, çevrimiçi anketler gibi araçlar tam da bu mantığa oturur.
Müzakereci pozisyonda ise vatandaş sadece “tercih bildiren” biri değildir; gerekçe sunan, başkasını dinleyen, fikrini tartışma içinde dönüştürebilen kişidir. Örneğin bir belediye, kentsel dönüşüm hakkında çevrimiçi bir forum açıyor olsun. Liberal-bireyci modelde vatandaş sadece “evet/hayır” diyebilir. Müzakereci modelde ise vatandaş şöyle konuşur: “Bu proje trafik yükünü artırır; şu mahallede yaşayan yaşlılar için erişim sorunu doğurur; alternatif olarak şu güzergâh düşünülmeli.” Başka biri buna itiraz eder, biri veri getirir, biri deneyimini paylaşır. Burada önemli olan sadece katılım değil, kamusal akıl yürütmedir. Yani vatandaş, kendi bireysel çıkarını doğrudan sisteme aktaran kişi olmaktan çıkıp, ortak mesele üzerine düşünen tartışmacı özneye dönüşür.
Karşı-kamular yaklaşımında vatandaş daha çatışmalı bir yerden konumlanır. Buradaki vatandaş, mevcut kamusal alanda sesi zaten eşit duyulan biri değildir. Dışlanmış, bastırılmış, temsil edilmemiş ya da görünmez kılınmış bir grubun parçası olarak ortaya çıkar. Mesela ana akım medyada yeterince yer bulamayan bir çevre hareketi, kadın örgütü, işçi grubu, mülteci dayanışma ağı ya da yerel hak mücadelesi dijital ortamda kendi kamusunu kurabilir. Yani alternatif medya ağları ve dışlanan grupların çevrimiçi örgütlenmeleri üzerinden tartıştığı şey tam olarak budur.
Otonomist Marksist pozisyonda ise vatandaş kavramı daha da değişir. Burada mesele yalnızca devlete talep iletmek ya da kamusal tartışmaya katılmak değildir. Kişiler dijital ağlar içinde ortak üretim, paylaşım ve müşterekler yaratırlar. Örneğin açık kaynak yazılım geliştirenler, Wikipedia benzeri ortak bilgi üretimine katılanlar, bağımsız medya kolektifleri, dosya paylaşım ağları, dayanışma ekonomisi ağları bu açıdan düşünülebilir. Buradaki özne tek tek bireylerden oluşsa da, asıl önemli olan onların birlikte oluşturduğu ağsal üretimdir. Yani vatandaş, klasik anlamda “devlete karşı hak talep eden birey” değil; merkezi otoriteden görece bağımsız biçimde ortak dünya kuran çokluğun parçasıdır.
Dolayısıyla; dijital yönetişim, vatandaşı tek bir kullanıcı tipine indirgememeli, bu durumda politikacının aksiyonu sadece “bir uygulama yapalım, vatandaş katılsın” olmamalı.
Daha derin mesele şu: Hangi vatandaşlık biçimini mümkün kılıyorum, hangisini dışarıda bırakıyorum?
Politikacının dijital yönetişimdeki görevi, vatandaşa dijital araçlarla ulaşmak değil; farklı vatandaşlık biçimlerinin demokratik olarak ortaya çıkabileceği dijital kamusal altyapıyı tasarlamalıdır....
Kaynak
Dahlberg, L. (2011). Re-constructing digital democracy: An outline of four ‘positions’. New media & society, 13(6), 855-872.


0 comments:
Yorum Gönder