Robert Musil’in Niteliksiz Adam romanında, “mektupla ikaz edilme” sahnesi olarak hatırlanabilecek bölümde, doktora sonrasında farklı alanlara yayılan, kurumlarla ilişki kurmaya ve kendine bir çalışma alanı açmaya çalışan kişiye yöneltilen bir mektup vardır. Mektupta, alışılmışın dışında gelişen planlardan, öğretim alanında görev yapmanın sağlayacağı tatminden, kamu kurumlarıyla ilişkiden doğan rutinlerden ve bütün bunların karşı tarafta yarattığı kaygıdan söz edilir.
Kişi çalışmak, üretmek, araştırmak, kamusal alanda kendine bir yer edinmek ister; fakat bu isteği çoğu zaman kurumların kapılarında, formlarında, güvenlik noktalarında, yazılı olmayan teamüllerinde ve değişmez katı kurallarında sınanır.
Musil’in metninde geçen bir başka vurgu; çalışkanlıkla geçen bir ömrün, insanın kendi başına hareket etmesini ve bireysel çalışmalarını verimli, teşvik edici bir bilim-toplum ilişkisine dönüştürmesini ihmal etmemesi üzerinedir... Ancak tam da burada temel bir açmaz ortaya çıkar: Toplum için üretmek, araştırmak ve sorumluluk üstlenmek isteyen vatandaş, bu çabasını kamusal kurumlar aracılığıyla sürdürmeye çalışırken dışlanmış, sınırlandırılmış ya da sürekli denetlenen bir konuma itildiğinde, bilim ile toplum arasında kurulması beklenen bu ilişki zayıflayabilir.
Bu üretim mekânlarından biri de kütüphanelerdir. Bu yazıda kütüphane derken yalnızca tek bir kurum türünü değil; yerel yönetimlerin, merkezi yönetimin ve üniversitelerin çatısı altında faaliyet gösteren farklı kütüphane mekânları kastedilmektedir.
Aslında; bu mekânlar yönetimin vatandaşla doğrudan temas ettiği kamu hizmeti alanlarından biridir. Kamu kurumlarına niçin mekân dediğimi de kısaca açıklasam iyi olacak... Kütüphanecilik tartışmaları, kamu kütüphanelerine bakışımızı dönüştürüyor; sessizce kitap okunan ya da ödünç kitap alınan bir yer, kentlerde evsizler için gün içinde sığınılabilecek güvenli bir mekân, bebekler ve çocuklar için renkli ve keşfedici bir kreş, herhangi bir kamu kurumunda çalışmayan araştırmacılar ya da bağımsız çalışanlar için kahvelerini alıp bilgisayarlarıyla üretim yapabildikleri özgür bir ofis ortamı, kimi zaman da her ay farklı bir konseptle müzeye, sergiye, atölyeye ya da topluluk buluşmasına dönüşen canlı bir kamusal alan.... Özünde ise temas var; kamusal öğrenmenin, kültürel karşılaşmanın ve gündelik hayatın içinde nefes alınabilecek ortak bir zemin, dinlenme alanı...
Ancak bu konumlandırma karşısında yeni bir dengeye ihtiyaç var; şöyle ki; yönetim; kamu malını, kullanıcı güvenliğini, koleksiyonu, cihazları, ortak kullanım alanlarını ve hizmet düzenini korumakla da yükümlüdür. Hırsızlık, kitap ve materyal kaybı, cihazların kötüye kullanılması, bilgisayarların amacı dışında uzun süre işgal edilmesi, ortak alanlarda gürültü çıkarılması, diğer kullanıcıları rahatsız eden davranışlar, yiyecek-içecek nedeniyle mekânın zarar görmesi, çalışma masalarının kişisel eşya deposuna dönüşmesi, priz ve internet gibi imkânların sınırsızca tüketilmesi gerçekçi risk ve sorumluluk alanı...
Kütüphane yönetimi hem kamu kaynağını korumak hem de farklı kullanıcıların aynı mekândan adil biçimde yararlanmasını sağlamaya çalışmaktadır. Bu nedenle çanta kontrolü, emanet dolabı, kamera sistemi, süre sınırı, sessizlik kuralı, bilgisayar kullanım politikası ya da belirli alanlara giriş düzenlemesi gibi uygulamalar, bazı durumlarda meşru bir idari amaç taşıyabilir. Ancak sorun, koruma amacıyla getirilen kuralların bütün kullanıcıları baştan şüpheli konumuna yerleştirmesiyle başlar. Kullanıcı kütüphaneye her girişinde çantası, oturma süresi, hareket alanı, bedeni, davranışı ve niyeti üzerinden sürekli denetleniyorsa, kendisini hizmet alan bir vatandaş gibi değil, potansiyel bir ihlalci gibi hissedebilir.
Vatandaş, hizmetten yararlanmak yerine kurallarla mücadele etmeye başlar. Her gelişinde aynı açıklamaları yapmak, aynı sınırlamalara takılmak durumunda kalabilir. Bu durumda kütüphane, bilgiye erişim ve kamusal katılım mekânı olmaktan uzaklaşır; kendini dışarıda - dışlanmış - yasakları çiğnemiş- hiyerarşi karşısında - aşağıda - hissettiği bir bürokratik alana dönüşür.
Bu döngüde kurum çoğu zaman “kimse sorun yaşamıyor” varsayımıyla hareket eder. Oysa sorun yaşamayan kullanıcı değil, sorunu dile getirmekten vazgeçmiş kullanıcı olabilir. Hizmetten sessizce uzaklaşan kişiler, istatistiklerde görünmez. Kuruma gelmeyi bırakan, alternatif mekân arayan ya da kütüphaneyi yalnızca zorunlu olduğunda kullanan kişiler, kamu hizmetinin başarısızlığını sessiz biçimde gösterir. Kurum, girişte kullanıcıdan istenen bilgilerle istatistik girdinin peşindedir. Kaç kişinin geldiği, hangi yaş grubunun hizmet aldığı, kullanıcıların hangi sıklıkta mekâna girdiği ya da hangi hizmetten yararlanmak istediği sayısal olarak izlenebilir. Bu veriler kurum için anlamlıdır; hizmet yoğunluğunu görmek, personel ve mekân ihtiyacını planlamak, bütçe gerekçesi oluşturmak ve idari raporlama yapmak için kullanılabilir.
Fakat burada asıl soru şudur: Bu istatistik vatandaş için ne anlam ifade eder?
Vatandaş kuruma kendisi hakkında bilgi verir; fakat çoğu zaman kendi hizmet deneyimine ilişkin bir karşılık alamaz. Nerede zorlandığı, hangi kurala takıldığı, hangi alandan yararlanamadığı, hangi uygulamanın onu hizmetten uzaklaştırdığı ya da kütüphaneyi nasıl görmek istediği sistematik biçimde sorulmaz. Böylece kurum vatandaş hakkında veri toplar; ama vatandaşın deneyimi hakkında gerçek bilgi üretmeyebilir.
Herhangi bir mekânda paydaşlığı olmayan -mekansız paydaş- kamusal kaynaklardan yararlanarak bilimsel ya da entelektüel faaliyetini sürdürmek isteyen kişi; kurumların gündelik işleyişinde görünmez engellerle karşılaşır. Bu engeller bazen açık bir yasak (mezun olan öğrencilerin kütüphane hizmetlerinden faydalanamaması), bazen süre sınırlaması (5 dakika oturma süresi), bazen güvenlik uygulaması (sırt çantalarının girişteki ahşap odacıklara kilitlenmesi), bazen mekânın tek işleve indirgenmesi (sadece şu kişiler kullanabilir), bazen de “kural böyle” cümlesi .. basit birkaç saha deneyimidir...
Kütüphane çoklu kamulara hizmet eder: öğrenciler, emekliler, çocuklar, bebekli aileler, işsizler, bağımsız araştırmacılar, akademik üretimini sürdürenler, dijital hizmete ihtiyaç duyanlar, evsizler, engelli bireyler, göçmenler, sınava hazırlananlar, sakin bir mekânda bulunmak isteyenler. Bu grupların her biri kütüphaneyi farklı görür ve farklı kullanır dolayısıyla kamu hizmetinin verimli sunulabilmesi için bu deneyimlerin yönetime düzenli biçimde geri bildirim sunması gerekir.
Eğer bir kütüphane mekânı, kullanıcıların ihtiyaçlarına göre düzenlenmiyorsa, kullanıcıların geri bildirimleri alınmıyorsa, kurallar hizmetten yararlanmayı zorlaştırıyorsa ve kurum bu sorunları çözmek için katılımcı bir mekanizma kurmuyorsa, kamu kaynağının etkili kullanımından söz etmek güçleşir.
Tam da burada kamu toplantıları, bu hizmetlerin niteliğini artıran bir araç olarak düşünülebilir. Kullanıcı taleplerine ilişkin yüz yüze toplantılar, açık forumlar, kullanıcı danışma kurulları, düzenli ihtiyaç analizleri, tematik geri bildirim günleri ve hizmet tasarımı atölyeleri olmadan kütüphane yönetimi kendi kullanıcılarını gerçekten tanıyamaz. Bu kural hangi kamu yararını koruyor? Kullanıcıyı hizmetten uzaklaştırıyor mu? Daha esnek bir uygulama mümkün mü? Aynı güvenlik ya da düzen amacı, daha az kısıtlayıcı bir yöntemle sağlanabilir mi? Kullanıcıya alternatif sunuluyor mu? Kullanıcıdan geri bildirim alınıyor mu?
.....
Yaşadığımız yüzyılda kütüphanelere yönelik toplumsal ve yönetsel algı nasıl değişmektedir; merkezi yönetim, yerel yönetimler ve üniversite kütüphanelerinde uygulanan kurallar ve yasaklar, kullanıcıların kamu hizmetine erişimini ne ölçüde engelleyici, dışlayıcı ya da kapsayıcı biçimde etkilemektedir?
Özellikle kent hayatında birçok çalışma ve sosyalleşme alanının ticarileştiği, kapalı bir mekânda sessizce oturmanın bile ekonomik bir karşılık gerektirdiği düşünüldüğünde, kamu kütüphaneleri parasız, eşit ve güvenli kamusal mekân ihtiyacını karşılayan nadir kurumlardan biridir.


0 comments:
Yorum Gönder